Perde, Ortak Evrenin Yalnızca Bir Fragmanı mı? Sinemanın Kendi Filmini Bitirememek Hali
Hani böyle oturursunuz bir filmin başına öyle büyük beklentileriniz yoktur da, hani insan bir umut eder ya, ne bileyim, bir hikaye başlar sonra o hikaye kendi içinde nefis bir şekilde çözülür biter ve siz dersiniz ki ‘Hah be, tamamdır, bu iş oldu.’ İşte o his var ya, o his, ne zamandır o hissi yaşamıyorum arkadaşlar. Gerçekten, bildiğiniz unuttum. Çünkü ne oluyor, bakıyorsunuz film bitiyor hop, bir sahne daha giriyor sonra bir karakter daha beliriyor sonra bir ipucu sonra ‘Acaba?’ soruları sonra jeneriğin arasında bir şey daha… yeter ya yeterrrrr!!!
Şimdi Hollywood denen o koca endüstri, ki bizimkiler de maşallah onu taklit etmekte üstlerine yok, yani akılları fikirleri şu: Bir film çekelim, bitmesin. Asla. Sonsuza kadar uzasın. Hani insan ömrü gibi değil bu, yani o da uzuyor da neyse. Ya da ne bileyim, tam bir seri olmasın, bir evren olsun. Ortak evren diyorlar şeye, Marvel’ın bilmem neyi, DC’nin falanca şeyleri, Warner Bros’un üç beş tırı vırısı. Sanki bizim kendi evrenimiz yetmezmiş gibi bir de filmlerin evreninde kayboluyoruz böyle, hem de parça parça. Parça parça dedik ya hani, hiç bütün bir şey yok. Hep bir sonraki filmin fragmanı gibi, bir sonraki dizinin ön gösterimi gibi, hep bir ‘bekle’ durumu. Sabır taşı olsa çatlardı bu arada, vallahi billahi.

Ben çocukken, yani gençlik mi diyeyim artık, ne bileyim, her neyse işte, izlediğim filmlerin bir sonu vardı. İyiydi, kötüydü, beğenirdik beğenmezdik ama bittiğinde o hikaye kapanırdı. Hani derdik ki ‘Tamam, bu hikaye burada tamamlandı.’ Ne bileyim, işte Yüzüklerin Efendisi’nin bile, evet serisi var ama her filmin bir başlangıcı, bir gelişmesi, bir zirvesi ve kendi içinde bir kapanışı vardı. Son film bittiğinde, evet, o koca maceranın sonuna gelmiştik. Ama şimdi? Şimdi izlediğimiz her film, sanki koca bir puzzle’ın sadece iki üç parçası gibi. Tam bir şey oturtuyorsun aklında, pat diye arkadan başka bir yerden bir ışık yanıyor, ‘Buraya bak!’ dercesine. Sonra sen o ışığa dönüyorsun, o da bitiyor, eeee noldu şimdi? Hiçbir şey anlamadım. Filmin kendi içinde var olma sebebi ne peki? Hani anlatacak tek bir hikaye yok mu elinde, mecbur musun bunu on bölüme bölmeye? Sanki senaristi masaya oturtmuşlar, ‘Yaz abicim, ama öyle bir yaz ki, asla bitmesin bu, hep devamı gelsin.’ talimatı verilmiş gibi. Sinema bu muydu ya? Perdedeki büyünün tanımı bu muydu?
Bilmiyorum.
Ya da belki de haklılardır.
Belki de biz değişmişizdir, tüketim alışkanlıklarımız, dikkat sürelerimiz azalmıştır. Yani geçen metroda giderken, aklıma şey geldi, hani eskiden insanlar bir kitaba başlardı ve bitirirdi ya hani. Şimdi bir sürü uygulamadan bildirim yağıyor telefona, o kitabı okumak yerine üç dakikada bir oraya buraya kaydırıyoruz. E filmler de aynı şeye dönüştü, kısa kısa bölümler, sürekli bir sonraki şeye hazırlık. Aslında bu belki de bizim kendi hatamız, kim bilir? Neyse, konuyu dağıtmayayım, bu benim meselem değil, film yapımcılarının problemi bu, bizim değil!
Bir de şu var tabii: Risk almıyorlar! Kesinlikle! Yani Marvel bilmem kaç milyar dolarlık bir pazar yaratmış, eh, kim risk alır da tek başına bir hikaye anlatır? Hadi anlatmaya kalktın, gişede batarsan ne olacak? İşte bu yüzden herkes Marvel’cı, herkes DC’ci, herkes o bilindik formülün peşinde. Bir tane ana karakter, etrafında bir sürü yan karakter sonra bir tanesi kötüleşiyor sonra öbürü iyi oluyor sonra biri ölüyor aslında ölmemiş oluyor falan filan. Yüz tane film izlesen, aynı formülü farklı kostümlerle izliyorsun gibi. Bu yaratıcılık mı şimdi? Yok ya, bence değil. Bu düpedüz tembellik. Üzerine biraz da “biz ne kadar derin, ne kadar büyük hikayeler anlatıyoruz” edebiyatı serpiştiriliyor ki, sanki hakikaten büyük bir iş yapılmış gibi olsun. Oysa sadece uzun bir iş yapılıyor, aralarındaki fark bu.

Geçen hafta bir film izledim. Adını vermeyeceğim şimdi, ne lüzum var zaten. Film başladı, iyi hoş, bir iki saat geçti, hikaye bir yere bağlanır gibi oldu, derken film bitti. BİTMEDİ! En sonda hop, jenerik akarken bir sahne daha. Adamın biri belirdi, “ben geliyorum” dedi. Gelirsin tabii, niye gelmeyesin ki? Zaten bu filmin tek amacı senin gelmeni sağlamaktı değil mi? Kendi başına bir anlamı yoktu ki. Kendi başına bir varoluş sebebi, kendine özgü bir hikayesi… asla. Tamamen bir ‘dizi pilot’ bölümü gibi düşün bunu. Sonra bir baktım, film değil aslında bu, altı bölümlük bir dizinin ilk üç bölümünü sinemada kesip birleştirmişler. E be arkadaş, o zaman niye sinemada gösteriyorsun? Git platformuna koy, izleyelim. Niye milletin cebinden para alıp yarım yamalak bir şey izlettiriyorsun? Saçmalık bu, başka bir şey değil.
Bir de yerel yapımcılarımız var, onlar da hemen öğrenmiş bu naneyi. Hemen tutmuş bir karakter, al sana “filmin başlangıcı”, sonra bir tane de “devam filmi”, eee bakarsın “üçüncüsü de gelir.” Ya siz de mi? Hani siz biraz daha özgün olurdunuz, biraz daha bize ait hikayeler anlatırdınız. Yok, neymiş, “gişe garantisi.” E tamam da, garantiyi alacağım derken, elimizdeki o nadir, güzelim tekil hikayeler de bitiyor. Her şey bir seriye, bir evrene bağlanmak zorunda mı ya? Evrenin sırrı soğumuş çay tadındaki bu gerçeklerde mi gizliydi yani?

Yani, ne bileyim, ben artık sinemaya gittiğimde bir hikayenin başını sonunu izlemek istiyorum, yeni bir tanışıklık, yeni bir veda. Filmin sonunda kafamda bir resim oluşsun istiyorum, bitmiş, tamamlanmış bir resim. Yoksa her gittiğimde bir puzzlenın eksik parçalarını aramak, bir sonraki bölümü beklemek, bir sonraki gişe hasılatını düşünmek… bu yorucu bir şey. Çok yorucu. Resmen sinemanın kendi filmini bitirememek hali bu, kendi ipini çekiyorlar belki de uzun vadede, kim bilir? Ama neyse…
Şey, gidip bir çay koyayım en iyisi. Belki de bir şeyler izlerim, ama bitmiş bir şeyler. Varsa tabii.

Bir yanıt yazın