Perde, Kendi Alfabesini Unuttu mu? Sinemanın Kelime Dağarcığı Ne Zaman Tükendi?

Yani ne oluyor şimdi! Perdenin ışığı falan söndü mü biz mi fark etmedik? Yoksa o kadife koltuklar, hani o bayat patlamış mısır kokusu bile, o sinemanın bize fısıldadığı, göz kırptığı haller de yalandan ibaret miydi hep. Geçen gün izledim bir tane, adını bile unuttum, bir sahne var, karakterin yüzü bembeyaz, gözleri dolmuş dolacak böyle, hani dersin ki içinden ne acılar geçiyor bu adamın ne büyük bir yıkım ya da ne derin bir aşk belki de, bir saniye! Orada kalırsın zannedersin ki o anın altındaki o görünmez katmanlar var ya seni alıp götürecek, bir şey falan düşüneceksin, bir boşluk, bir soru işareti böyle beyninde asılı kalacak, yooookkkk! Olur mu öyle şey, hemen arkasından bir diyalog patlatıyorlar sana öyle bas bas bağıran bir sesle ki karaktere bir de üstüne açıklatıyorlar ne hissettiğini, neden öyle baktığını, “Çünkü ben annemi çocukken kaybettim ve bu durum bana onu hatırlattı,” diyor resmen! Neden ama neden!

Hani sessiz sinema vardı ya bir zamanlar, siyah beyaz falan filan, Charlie Chaplin’ler, Buster Keaton’lar… Bir bakışıyla, o ufacık bir hareketle bir evren yaratırlardı. Bir mimik, bütün bir romanı anlatmaya yeterdi bazen, yemin ederim. Mesela, Chaplin’in o hani meşhur sahnesi var, çiçeği koklar, sonra bakar kör kıza… Orada sana ne anlattı? Anlattı mı? Hayır, yaşattı. Oradaki o hani kederle karışık umutsuzlukla harmanlanmış o anlık mutluluk, bir cümle miydi? Değildi. Koskoca bir hayatın özetiydi, sessizliğin çığlığı, kalbin en derin odacıklarından gelen bir fısıltıydı işte, öyle değil miydi?

E şimdi ne oldu da biz bu dilini unuttuk perdenin? Ne oldu da sinema kendi alfabesini attı çöpe! Sanki biri gelmiş de demiş ki hayır arkadaşım, seyirci anlamıyor, seyirciye her şeyi tek tek hecelemen lazım, bak bu kötü adam, bu da iyi. Bu kız üzgün, bak ağlıyor çünkü. Bu da mutlu, bak gülümsüyor çünkü. Yahu biz aptal mıyız? Gözlerimiz yok mu! Kalbimiz hissetmiyor mu bir şeyleri, ruhumuz o titreşimi almıyor mu sanıyorlar gerçekten.

Ya da belki de haklıdırlar, bilmiyorum. Belki de millet o kadar yoruldu ki hayatın koşuşturmacasından, eve gelip bir de üstüne film izlerken kafa yormak istemiyor artık, direkt alıp yutmak istiyor o görsel bilgiyi. Çiğnemekle falan uğraşmak istemiyor kimse! Öyle mi yani? O zaman, e kardeşim, aç belgesel izle, aç haberleri izle, onlar zaten sana ne nedir ne değildir çatır çatır anlatıyor. Neden gidip de bir sanat formunu, ki sinema hala bir sanat formudur! – öyle mi gerçekten, bazen şüpheye düşüyorum ya neyse… – Neden onu da bu kadar basitleştirmek zorunda kalıyoruz!

Gişe kaygısı mı dedi birisi? Aman, hep aynı terane zaten. Gişe gişe gişe… Ee iyi de abi, gişe yapmak için ruhunu mu satman lazım? Yani şimdi mesela, hani o efsane filmler vardı ya, bir dönem bütün dünyayı sallayan, hala izlediğinde boğazını düğümleyen. Onlar gişe yapmadılar mıydı? Yaptılar. Ama nasıl yaptılar? İnsanların ruhuna dokunarak, beyinlerine işleyerek, haftalarca hatta aylarca filmin etkisinden çıkamamalarına sebep olarak. O zaman para kazanmak için ruhunu satmıyordun. Şimdi öyle mi? Şimdi gişe dediğin şey, sanki bir fast food zinciri gibi. Hızlı tüket, hızlı unut. Çok da kasmamak lazım herhalde bu konuyu diye düşündüğüm oluyor bazen sonra yine sinirleniyorum.

A solitary figure standing in a vast, empty cinema hall, the projector light a faint beam in the dust-filled air, emphasizing a sense of loss and emptiness.

Hani bir de, ‘mesaj verme’ derdi çıktı başımıza. Sanki her film bir kamu spotu olmak zorunda, her film bir manifesto, her film bir toplumsal bildiri… Yahu arkadaş, bazen bir film sadece bir hikaye anlatır. Bazen bir film sadece bir duyguyu hissettirir. Bazen bir film sadece kaçışın ta kendisidir, öyle değil mi? İlla her yerinden bir ders çıkarman, bir ahlak dersi alıp cebine koyman mı gerekiyor? Geçen bir tane izledim, tamamen anlamsız, sadece bir genç kızın uzayda kayboluşu falan filan, eee? Ne anladık? Hiçbir şey. Ama eğlenceli miydi? Belki de değildi, ama en azından bir mesaj kaygısı yoktu, o beni rahatlattı bir nebze.

Aslında tam tersi, mesaj kaygısı da değil de bu ‘mesajı bas bas bağırma’ durumu canımı sıkıyor. Hani sen verirsin o mesajı ince ince işlersin, alt metinlerde, karakterlerin mimiklerinde, sahne tasarımında, öyle sessizliğin kendisinde… Seyirci bulur onu, kendi beyninde kurar, kendi anlamını yükler. İşte o zaman o mesaj ‘senin’ olur, hani o anlık tatmin duygusu var ya, onu da geçtim, o zaman o sanat eseri ‘senin’ olur, seni dönüştürür, içinden bir şeyler değişir. Şimdi ne? Şimdi eline alıyorlar bir megafon, bangır bangır, ‘Gezegenimizi koruyun!’, ‘Irkçılığa hayır!’, ‘Kadın hakları!’, diye bağırıyorlar film boyunca. E eyvallah, amenna, bu konulara hepimiz katılıyoruz da, filmin içinde buna bu kadar ihtiyaç var mıydı? İki saatin sonunda zaten ben bu şeyleri bilmiyor muydum? Bana ne kattın sen şimdi?

Bence bu, sanatın kendi kendine uyguladığı bir sansür, evet. Kendi potansiyelini kısma, kendi sınırlarını daraltma hali. Çünkü ‘anlaşılır’ olmak, ‘herkes tarafından’ anlaşılır olmak gibi bir kaygı var, sanırım bu yüzden. E ama o zaman senin farkın ne kaldı diğerlerinden? Hani o sinemanın büyüsü dediğimiz şey neydi? O karanlık salonda oturup, seninle konuşan o perdenin, sana sadece bir hikaye anlatmamasıydı, sana bir deneyim yaşatmasıydı. Seni başka dünyalara götürmesi, başka duyguları tattırmasıydı. Şimdi bakıyorsun, çoğu film aynı hamurdan çıkmış gibi. Aynı efektler, aynı senaryo kalıpları, aynı klişeler… E peki biz niye gidiyoruz o zaman sinemaya? Evde internetten izlemekle ne farkı kaldı ki! Sadece daha büyük bir ekran.

Ya da geçenlerde duydum bir yönetmen, genç bir arkadaş, diyordu ki, “Yeni nesil artık bu kadar derinlikli şeylere sabır göstermiyor, dikkat süreleri kısaldı.” Hımm, olabilir mi? Yani sosyal medya sağ olsun, beş saniyede bir başka şeye atlıyoruz, bir videoyu sonuna kadar izlemek bile lüks oldu, öyle mi? E o zaman ben mi sorunluyum? Ben mi eski kafalıyım o zaman, hala o hani 70’lerin, 80’lerin filmlerine falan bakıp iç çeken adam, yani öyle mi! Benim gibi birkaç çatlak kaldık herhalde.

A vintage film projector casting light onto a blank screen in a dusty, forgotten room, symbolizing the lost era of nuanced storytelling.

Bazen düşünüyorum, belki de bu işin sonu… Belki de dijitalleşen her şey gibi sinema da kendi ruhunu yitirip, sadece bir içerik üretme makinesine dönüştü. Duygu aktarımı falan hikaye, veri toplama, algoritmaları besleme derdindeyiz. Kim ne kadar süre izledi, nerede güldü, nerede durdurdu… Buna göre yeni bir “ürün” çıkaralım piyasaya, öyle mi? İçimden bir ses hep bağırıyor, Hayır! diye. Ama neye hayır dediğimi de bilmiyorum tam olarak. Bu gidişata mı? Kendime mi? Yoksa o hani bir zamanlar perdede parlayan o umuda mı?

Geçen markette sıra beklerken aklıma geldi, hani bu hazır çorbalar var ya, paketi açıyorsun, sıcak su koyuyorsun, beş dakikada hazır. Sinema da ona döndü sanki. Hazır duygular, hazır mesajlar, hazır hikayeler… E hani o taze taze pişirilmiş, yavaş yavaş demlenmiş, her lokmasında ayrı bir lezzet fırtınası yaşatan yemekler nerede kaldı! Onları bulmak için özel bir yere mi gitmek lazım artık, bilemedim şimdi.

Neyse, konuyu dağıtmayayım. Zaten kimsenin de umurunda değil benim bu dertlerim falan. İzlerler, unuturlar, geçer gider. Aman, kime ne! Ama içimden bir şey, hani o hani hep bir şeye isyan eden Menduh Biçer var ya, o duramıyor. Perde dediğin şey, koca bir tuval. Üzerine sadece “Evden Çıkarken Kapıyı Kilitleyin!” yazmakla yetineceksek, yazık. Hem de çok yazık. Neyse.

A close-up of an old, tattered cinema ticket stub lying on a dusty floor, forgotten, evoking nostalgia and a sense of decay.

Gidip bir çay koyayım en iyisi. Belki de bir film izlerim, hani o eskilerden, alt yazılı falan, sessiz sessiz, içime işleyenlerden…


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir