Perdenin Hafızası Kimin Elinde? Sinema Arşivi: Bir Kültürel Miras Mezarlığı mı, Yeni Bir Güç Savaşı Alanı mı?
Şimdi şöyle bir şey var, hani düşününce, insan hayret ediyor ya da ne bileyim, bir tuhaf oluyor. Film dediğin ne ki? Üç beş görüntü, ses, bir de uyduruk hikaye. Ama ne hikaye! Geçmişi, geleceği, hayalleri, kabusları anlatıyor. Peki bu film dediğimiz, bu kadar kıymetli bir şeymiş gibi davrandığımız ama aslında anlık tüketip unuttuğumuz, sonra da hani ‘ya o filmi izlemiş miydim’ diye düşündüğümüz şeylerin akıbeti ne olacak yani? Arşivler ne işe yarıyor. Bir çöplük mü, yoksa birilerinin kafa karıştırmak için kullandığı yeni bir yöntem mi?
Bakın, şurada oturmuş yazıyorum, geçen hafta Kadıköy’de bir kafede, adı şimdi aklıma gelmiyor, neyse, işte orada, masada oturmuş, çay içiyorum, soğuk, acı bir çaydı, garson da bir türlü gelmedi yenisini getirmeye. O sırada yanımdaki masada iki genç, “Yaşasın dijital, her şey avucumuzda,” falan diye ahkam kesiyorlardı. Avucunuzda dediğin ne! Netflix algoritması değil mi? Senin avucundaki benim zamanında zorla, kasete kaydederek, sinema televizyon kuşağını bekleyerek izlediğim bir şeyin silik bir kopyası sadece. Hah, algoritma demişken, o da ne garip bir kelime öyle. Sanki eski bir bilgelikmiş gibi ama aslında sadece seni belli bir kutuya tıkmaya çalışan bir kod yığını, değil mi?
Sinema arşivi! Ha, bu kelimeyi duyduğumda aklıma ilk gelen ne biliyor musunuz? Toz. Çok tozlu raflar, unutturulmuş filmler, kayıp giden eserler. Sanki birileri bilerek, isteyerek bazı filmlerin ortadan kaybolmasını istiyor gibi. Yoksa niye bu kadar zor olsun ki korumak? Modern sinema mı dedin, anlık tüketim çılgınlığı mı? Aman Allah’ım! Bu ne demek şimdi? Hani yeni çıkan her film bir hafta sonra unutuluyor, sosyal medyada beş saniyelik komik klipleri dönüyor, sonra da kimse hatırlamıyor. E hatırlamayacaklarsa niye çekiyorlar ki? Ha, para! Tabii ki para. İşin sonu hep oraya varıyor, hep para, hep güç. Bu böyle.
Şimdi o başlıkta dedik ya, “kültürel miras mezarlığı mı, yeni bir güç savaşı alanı mı?” İşte bu kısım beni yoruyor. Çok yorucu bir soru bu. Çünkü cevabı ikisi de, sanki. Hem bir mezarlık gibi, evet. Bir sürü film orada çürüyor, tozlanıyor, kimsenin umrunda değil. Birkaç deli sinemasever dışında, kim dönüp de 1950’lerden kalma bir Türk filmini arar, Allah aşkına? Kimse. Ama işte o “kimse” dediğimiz, aslında çok önemli bir kesim. Tarihi merak eden, sanatı anlamaya çalışan, hani eskiden ne olup bitmiş diye kafayı yoran insanlar. Ama onlara da ulaşmak zor, çünkü o mezarlık dediğin yerin kapıları kapalı çoğu zaman. Sanki bilerek kapalı, değil mi?

Şey, bir de yeni bir güç savaşı alanı kısmı var. Ah o, o daha da beter! Dijitalleşme falan filan. Güzel. Her şey bilgisayara aktarılıyor. İyi hoş. Ama kimin bilgisayarına aktarılıyor? Kim kontrol ediyor o dijital dosyaları? Birkaç büyük şirket, birkaç platform, bir de devletin garip kurumları. Hani bakıyorsun, filmler artık fiziksel olarak yok olmuyor belki ama dijital olarak ‘kaybolabiliyor’. Bir tuşa basıyorlar, hoop, film yok. Sansür mü? Yok canım, ne alakası var! Telif hakkıymış, lisans anlaşmasıymış, falan filan. Bence hepsi bahane. Asıl amaç ne biliyor musunuz? Kontrol. Anlatılan hikayeyi, kimin neyi hatırlayacağını, hatta neyi unutturacağını kontrol etmek. Ne fena değil mi?
Ya da şöyle düşünün, eskiden bir filmin kopyası vardı, fiziksel bir şeydi, hani onu yakman falan gerekiyordu tamamen yok etmek için. Şimdi? Bir dosyayı siliyorsun, ya da erişimi kapatıyorsun, o kadar. Film orada duruyor mu, durmuyor mu kim bilecek? Belki de duruyor ama sana göstermiyorlar. Bu ne biçim iş arkadaş, iyice paranoyak oldum bu gidişle. Ama haklı değil miyim yani? Geçenlerde bir belgesel izledim, eski Türk sineması üzerineydi, bir filmden bahsediyorlardı, sadece üç kopyası kalmış dünyada, ikisi yırtık pırtık, biri de bilmem hangi ülkenin arşivinde. Yani bu nasıl bir korunma anlayışı? Yok, bu ne bileyim…
Bu modern tüketim çılgınlığı dediğin şey var ya, işte o her şeyi mahvediyor. Eskiden insanlar bir filmi izlemek için beklerdi, sinemaya giderdi, o bir olaydı. Şimdi? Tıkla, izle, geç. Beğenmezsen beş dakika sonra kapat, başka şeye geç. Bir filmin arkasındaki emeği, o dönemin ruhunu, yönetmenin derdini kim düşünür Allah aşkına? Kimin umurunda? Kimse! Böyle olunca da, arşivlerin kıymeti ne oluyor ki? Hani niye koruyalım ki zaten yarın öbür gün kimsenin izlemeyeceği bir şeyi, öyle değil mi? Ee, bu da bir bakış açısı ama çok tehlikeli, çok sinsi bir bakış açısı bence.

Aslında tam tersi olması lazım, tam tersi. Bizim o filmlere daha çok sahip çıkmamız, onları daha kolay ulaşılır hale getirmemiz gerekiyor. Ama kimin için? Gençler için mi? Onlar TikTok’ta 15 saniyelik videolara bakmaktan başka bir şey yapmıyor ki. E, o zaman niye uğraşıyoruz? Hah, işte burada devreye “kültürel miras” kavramı giriyor. Kültürel miras dediğin, sadece bize ait bir şey değil ki, bütün insanlığa ait, evrensel bir değer. Ama kaç kişi bunun farkında? Kaç kişi umursuyor? Sanki bizler sadece anı yaşayan, geçmişi umursamayan, geleceği de pek düşünmeyen yaratıklar haline geldik. Televizyon kanallarında aynı filmleri döndürüp duruyorlar, o eski filmleri de göstermiyorlar. Niye? Çünkü reyting yapmazmış! Reyting! Aman Allah’ım! Bu kelime de ayrı bir bela!
Şey, bu arada bir ara, üniversitedeyken, bir arkadaşım vardı, sürekli eski film afişleri toplardı. Apartman dairesi, afişlerden geçilmiyordu. Bir gün dedim ki, “Ya bu ne böyle, bir müze mi kuracaksın?” Güldü, “Hayır,” dedi, “Bunlar benim hafızam, benim tarihim.” Hani ne kadar doğru bir tespitmiş o zamanlar fark etmemişim. Film dediğin sadece bir görüntü değil, bir dönemin ruhu, bir hafıza. O hafızayı da birilerinin eline bırakmak, onların keyfine bırakmak çok korkutucu. Kimin elinde bu hafıza? Gerçekten kimin?
Ya düşünsenize, on yıl sonra, yirmi yıl sonra, bizim çocuklarımız, torunlarımız, “Ya dede, bu filmler nasılmış?” diye sorduğunda, ne göstereceğiz? İnternetteki beşinci kalite, korsan kopyaları mı? Ya da bir büyük şirketin, kendi ideolojisine göre filtrelediği, sansürlediği, kırptığı versiyonları mı? Çok acı bir tablo bu. Ve bu tabloyu çizenler, hani kimlerse, bayağı güçlüler herhalde. Biz de sadece bakıyoruz, elimiz kolumuz bağlı. Ee, ne yapalım? Çıkıp bağıralım mı “Filmlerimizi geri verin!” diye? Kim duyar ki? Duysalar bile, ne işe yarar?

Şu “modern sinema, anlık tüketim çılgınlığı” meselesi de ayrı bir dert. Hani eskiden bir filmin lafı bir yıl konuşulurdu, bir sanat eseriydi. Şimdi? İki saatlik bir video, o kadar. Kimsenin oturup da üzerine kafa yoracak vakti yok. Çünkü o kadar çok içerik var ki! Her yerden fışkırıyor içerik! Nereye yetişeceksin? Bu da neye yol açıyor? Arşivlerin daha da gözden düşmesine. Çünkü “yenisi varken eskiye niye bakalım” mantığı. Ama yenilerin hepsi aynı, hepsi birbirine benziyor, hepsi o algoritmanın dayattığı formüle göre çekilmiş gibi. Hiçbir özgünlük yok. Bir film izliyorsun, sanki daha önce yüzünü izlemişsin gibi. Değil mi? Bu da böyle…
Yani neyse. Ne desem boş aslında. Bir tarafı mezarlık, evet. Orada çürüyorlar, tozlanıyorlar. Diğer tarafı da bir savaş alanı, güç odaklarının manipülasyon alanı. Bizim gibi sıradan izleyiciler de ortada, afallamış bir şekilde, ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz ama o kadar çok bilgi, o kadar çok gürültü var ki, hangisi gerçek, hangisi yalan seçemiyoruz ki. Seçebiliyor muyuz? Bilmiyorum. Belki de haklılardır, belki de bu işler böyledir, belki de hani biz çok anlamıyoruzdur.
Bir bardak daha çay koysam iyi olacak. Gerçekten yoruldum. Bu kadar lafın sonu da gelmiyor ki.

Bir yanıt yazın