Vize İsteyen Hikayeler: Uluslararası Ortak Yapımlar Sanatın Ruhunu Nasıl Buduyor?

Vize İsteyen Hikayeler: Uluslararası Ortak Yapımlar Sanatın Ruhunu Nasıl Buduyor?

Yani ne bileyim ben şimdi, bu “evrensel hikaye” muhabbeti yok mu, cin ifrit ediyor beni bazen! Hani derler ya, “Herkesin anladığı, her yerden insanın bağ kurabildiği bir şeyler yapalım.” E yapalım da sonra bakıyorsun ne o bizim mahalledeki Ali Amca’nın acısı kalmış, ne o teyzenin kendine has isyanı ne de o sokak köpeğinin bakışındaki derinlik. Her şey bir böyle törpülenmiş, yuvarlanmış, bir nevi süpermarket rafında yan yana dizilmiş, son kullanma tarihi uzatılmış dondurulmuş gıda gibi… Tadı yok ruhu yok anlıyor musun?

Geçen hafta diyorum bir arkadaşla muhabbet ediyoruz film sektörü işte, o da yapımcı bozması biraz, dedi ki “Menduhcuğum, para yoksa film de yok.” Haklı adam, bak şimdi, kimse kalkıp da hayırına sinema yapmıyor; o kocaman kameralar, ışıklar, setler, oyuncuların, ekibin maaşları var yani, bunlar havadan gelmiyor. Ama işte bu para mevzusu, ah bu para mevzusu, işin içine girdi mi var ya, ruhu emiyor resmen filmlerin. Hani bir hikayen var, canavar gibi, ülkenin en karanlık gerçeğini tokat gibi vuran bir şey ama işte birileri geliyor, “Ya bu biraz fazla yerel değil mi, hani bunu Diyarbakır’da çekersek New York’taki adam ne anlar, Londra’daki teyze ne bilsin?” diyor, sonra başlıyor pazarlıklar. Kırp oradan biraz, kes şuradan biraz, ya da vazgeçtim, öyle değil aslında, bu “evrensel” sosunu dayatıyorlar bir şekilde, farkında bile olmadan oluyor bu şey.

Aslında tam tersi olması gerekmez miydi? Hani senin o Diyarbakır’daki acın, o New York’taki adama bambaşka bir dünyanın kapısını aralamalı değil miydi? Merak ettirmeli, düşündürmeliydi. Ama yok! Onlar istiyor ki, “Aaa, bakın orada da insanlar ağlıyor, gülüyor, seviyor aynı bizim gibi!” E tamam da kardeşim, ağlayışımızın, gülüşümüzün, sevgimizin kendine has bir coğrafyası var, bir aksanı var, bir kokusu var; sen onu alıp da pürüzsüzleştirip, kokusuz hale getirince geriye ne kalıyor ki? Yapay bir makyaj, koca bir hiç. Şey gibi hani, ananaslı pizza… Ya da dur, neyse ne alaka şimdi.

Ortak Yapım, Ortak Rant mı?

Bir filmin yapım bütçesi ne kadar büyürse, hele ki uluslararası ortaklıklar falan girince işin içine, o filmin sırtına binen yük de o kadar artıyor. Hani o filmi sadece sanat eseri olarak değil, aynı zamanda bir ticari ürün olarak da görme zorunluluğu doğuyor. O zaman da kimin parası varsa, kimin pazarı büyükse, onun sözü geçiyor elbette. E doğal bu yani, ticari kafa böyle işler. Ama sinema dediğin ticaretten öte bir şey değil miydi? Bir sanat değil miydi bu? Toplumun vicdanı, hafızası, aynası falan değil miydi? Yok ya, ne alakası var şimdi, sonuçta o filmin getiri sağlaması lazım, gişe yapması lazım, uluslararası festivallerde ödül alması lazım ki o paralar geri dönsün, bir sonrakine kaynak olsun.

Ama bu, bir kültürü alıp da başka bir kültüre “satmak” adına, onun en keskin, en çetrefilli, en rahatsız edici köşelerini tıraşlamak anlamına gelmiyor mu?

A group of international film producers and directors in a sleek, modern conference room, all looking serious and slightly stressed, with laptops open and papers scattered. The room has large windows overlooking a city skyline.

Bir keresinde duymuştum, bir yönetmen kendi ülkesindeki bir katliamı anlatmak istemiş, ama ortak yapımcılar “Çok kanlı, çok politik, evrensel izleyiciyi itebilir,” demişler. Ne yani, katliamlar, haksızlıklar evrensel değil mi şimdi? İnsanın acısı coğrafya tanımaz, dil tanımaz derler, ama iş filmlere gelince bir anda “fazla yerel” oluveriyor! Bu nasıl bir çelişki Allah aşkına? Yoksa dert, bizim acımızın gerçek haliyle değil de, onların rahat edebileceği, uysallaştırılmış haliyle mi karşılaşmak?

Mesela düşünün, bizim buradaki bir düğün geleneğini anlatan bir film çekeceksin, o curcunasını, o kendine has ritüellerini, içindeki o absürt komediyi ve dramı olduğu gibi vermek istiyorsun. Ama “uluslararası pazar” diyor ki, “Ya o halay çok uzun, oradaki ağlama sahnesi Batılı izleyiciye fazla abartılı gelebilir, gelin kaynana çatışması da çok spesifik.” E o zaman ne kalıyor geriye? Beyaz perdede yavan bir hikaye, sadece ‘insanların evlenmesi’ genel geçer eylemi… Oysa biz, o detaylarda saklıyız, o abartılı gelen şeylerde, o “fazla” olan şeylerde. Bizim ruhumuz, o “fazla”larda yaşıyor.

Ruhunu Satan Hikayeler ve O Dildeki Küfür

Ya da bir dil meselesi var, biliyor musunuz? İngilizce çekmek zorunda kalıyorlar bazen filmleri, “daha çok insana ulaşsın” diye. Hadi diyelim oyuncular İngilizce konuştu. Ama o küfürlerin, o argoda saklı derin anlamların, o mizahın çeviride kayboluşunu ne yapacağız? Mesela bizim o meşhur “Lan” kelimesinin, ya da hani o ‘şey’i ifade eden, hatta bazı durumlarda ‘aşkı’ bile ifade eden o “Am*k” kelimesinin İngilizce’deki karşılığı ne? Yok! ‘Fuck’ desen yetmez, ‘shit’ desen çok hafif kalır, o hani o kelimenin getirdiği o sosyolojik yük, o isyan, o teslimiyet, o kadercilik… Hepsi kayboluyor, buharlaşıyor. Filmin diliyle beraber ruhu da fakirleşiyor.

Hatırlıyorum, bir keresinde bir belgeselde izlemiştim, Orta Asya’da bir kabilenin çok özel, sadece onlara ait bir ritüeli vardı. Onu filme çekerken yapımcılar gelmiş “Bunun girişini kısaltalım, müziği biraz daha Batılı sound’a yakın olsun, yoksa izleyici sıkılır,” demişler. Ama o ritüelin zaten amacı o yavaşlık, o tekrar değil miydi, o trans hali değil miydi? Sen onu hızlandırıp basitleştirince, o kutsallığını, o ‘öz’ünü alıp atmıyor musun? Resmen soyuyorsun kültürü.

A traditional weaving loom in a dimly lit, rustic room, with intricate patterns emerging from colourful threads. An elderly woman with weathered hands is focused on her work, her face reflecting generations of unspoken stories.

Peki Çözüm Ne? Var mı Çözümü???

Şey yani, şimdi diyecekler ki “Menduh Hoca, iyi güzel eleştiriyorsun da, çözüm ne?” Bilmiyorum ki! Belki de yok. Ya da belki de çözümü sadece “para” değil, “tutku” olmalı tekrar. Ama kim dinler ki? Bir sürü insan, bir sürü hayal, o finansman modellerine bağımlı. Bir çıkış yolu, bir umut ışığı görüyor musun sen? Ben göremiyorum. Gerçekten de göremiyorum. Belki de ben çok karamsarım, ya da ne bileyim, fazla takılıyorum bu işlere. Sonuçta film izle geç, değil mi? Eğlenmene bak. Ama işte benim içim el vermiyor, her izlediğimde o budanmış ruhları hissediyorum, o eksik kalan cümleleri, o anlatılmayan ama var olan acıları görüyorum perdede. Hani bir film biter, çıkarsın salondan, aklına takılır bir şeyler… Ama şimdi ne takılıyor biliyor musun? “Acaba bu hikaye orijinalinde ne kadarı vardı, ne kadarı kesildi?” sorusu.

Aman boş ver şimdi, neyse… Zaten dünya dönüyor, biz de dönüyoruz, sinema da döner. Kendi içimizde döner, kendi acımızla, kendi komiğimizle… Belki de bu ortak yapımlar denen şey, bizi daha çok kendi içimize dönmeye zorluyordur kim bilir?

A lone filmmaker, silhouetted against a setting sun, holding a classic film camera, looking out at a vast, open landscape that hints at untold stories.

Ben gidip bir çay koyayım en iyisi. Ne bileyim, belki o soğumuş çayın tadında bir gerçek vardır…


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir