Şimdi bakın ben, hani, yıllarımı verdim bu sinemaya. Oturdum karanlık salonlarda ağladım güldüm düşündüm ya da ne bileyim sadece sıkıldım belki de çoğu zaman evet can sıkıntısı da var işin içinde olur öyle şeyler ama… Neyse.
Ama bu nedir Allah aşkına ne oluyor bu salonlarda şimdi ya?
Perde fısıldamayı unuttu resmen. Bildiğin, bas bas bağırmaya başladı. Kafamın içinde binlerce davul aynı anda çalıyor gibi hani, sanki kulaklarıma direkt elektrik veriyorlar, öyle bir şey. Geçen gittim bir filme, ismini vermeyeyim şimdi ayıp olmasın -gerçi ayıp olan şey film izlemek miydi o ses patırtısında yoksa o kadar parayı ona vermek miydi onu da çözemedim henüz- neyse, koltuk bildiğin masaj aletine dönüşmüş, titriyor habire, bir de o 3D zamazingosu var ki offff, gözlerimi yoruyor gözlerimi. Sanki film izlemeye değil de ne bileyim, bir duyusal işkence seansına gelmişiz gibi. Sinirlerim alt üst oldu, tansiyonum falan yükseldi herhalde, film bittiğinde başım ağrıyordu. Resmen, başım ağrıyordu.
Filmin ruhu? Nerede o? O kayıp bir şeydi herhalde ya da artık önemsenmiyor galiba bilmiyorum. O derinlikler, o ince işçilikler, bir sahnenin sadece bir bakışla, bir fısıltıyla ya da hafif bir piyano sesiyle anlattığı o kocaman hikayeler varya hani, hepsi patlamalı çatlamalı, gürültülü gürültülü bir şeye dönüşmüş durumda.
Hani bir zamanlar vardı ya, o loş salonların kendine özgü bir havası, bir ağırlığı, bir edebi tarafı falan… Şimdi o salona girmek bildiğin bir labirente girmek gibi. Nereden ne patlayacak, hangi bas kafanı yerinden oynatacak, hangi efekt gözüne sokulacak diye diken üstünde oturuyorsun. Ya da belki ben çok yaşlandım ha, öyle de olabilir mi? Benim gençliğimde böyle değildi hiç. Hiç değil. O zamanlar film bir sanattı, öyle diyeyim. Şimdi ne? Bir gösteri? Bir deneyim? Aman. Çok da şey yapmamak lazım belki de.
Sinema mı Lunapark mı, Karar Verin Artık!
Şimdi bakın, ben teknolojinin düşmanı falan değilim ha. Yanlış anlaşılmasın. Telefonum var bilgisayarım var hatta bu yazıyı da klavyemden yazıyorum, yani bildiğin teknolojiyle iç içe bir adamım ben. Ama her şeyin bir ayarı, bir dozajı olması gerekmez mi? Hani yemek pişirirken de tuzunu biberini abartmazsın değil mi? Ama sinemacılar sanki birileri ‘Hadi bakalım, en çok sesi kim çıkaracak!’ diye yarışa girmiş gibi. Ses mühendisleri mi var, yoksa sadece düğmeleri sonuna kadar açıp ‘Wooowww ne kadar da etkileyici!’ diyen adamlar mı var içeride? Bilmiyorum. Bilmiyorum gerçekten. Geçen gün markette sıra beklerken aklıma geldi, hani eskiden walkmanlerimiz vardı ya, kulaklıkları takınca dış dünyayla bağlantın kopar, kendi müziğine dalardın. Şimdi o kulaklıkların sesini sonuna kadar açınca bile sinema salonundaki o ‘patlama’ efektinin yanında fıs kalır gibi geliyor bana. Ne saçma bir karşılaştırma oldu bu da şimdi, neyse.
Bir filmin derdini anlatmak için illaki kulak zarımızı yırtması mı gerekiyor? Ya da koltuk altımızdan sarsması? Gözümüze böyle renk cümbüşü, ışık patlaması falan sokması şart mı yani? Eski ustalar, Bergman’lar, Kurosawa’lar, hatta bizim Yeşilçam’ın o naif ama derin filmleri, hiç mi film değildi o zaman? Onlar da mı bir duyusal bombardıman değildi de biz mi kaçırdık bir şeyleri? Hayır, gayet de filmdi, gayet de dokunurdu insanın ruhuna, yüreğine, beynine. Sanki soğumuş çay tadındaki gerçekler gibiydi onlar, buruk ama samimi.

Bak mesela ben, öyle aksiyon filmlerine falan kötü demem. Severim. Ama o aksiyonu da bir yere kadar. Hani iki patlama olur, üç çatışma olur, ondan sonra hikaye devam eder. Şimdi ne? İki kelime konuşuyorlar, araya bir patlama, sonra bir kovalama, sonra bir daha patlama, sonra bir daha kovalama… Sanki çocuk parkındaki oyuncağa binmişsin, inmek istiyorsun ama durmuyor. Kıçına bas bas vuruyor sürekli. Sanki bizi değil de duyularımızı izleyici olarak hedef almışlar. Bizim beynimizle, kalbimizle değil, sadece gözlerimiz ve kulaklarımızla konuşuyorlar. E bu da şey değil mi ya, hani ‘gelin sizi biraz yorayım, rahatsız edeyim, sonra da eve yollayayım’ demek gibi bir şey. Nerede kaldı o filmden sonra arkadaşlarınla saatlerce konuştuğun, tartıştığın derin mevzular, hani o kafanda dönüp duran diyaloglar, o karakterin kaderine kafa yormak… Yok, öyle bir şey kalmadı. Film bitiyor, sadece ‘Oh be bitti!’ diyorsun, kulakların hala uğulduyor, gözlerin sulanmış. Gidip bir duş alasım geliyor resmen bazen.
Anılar, Duygular ve Kayıp Bir Sanat!
Hatırlıyorum, küçükken annemle ilk kez sinemaya gittiğimde o karanlık salonun büyüsü beni nasıl da sarmıştı. Perdedeki o devasa görüntüler, fısıltıyla yayılan diyaloglar, o yumuşacık koltuk… Bir ritüeldi o, bir tapınak gibiydi sanki. İnsanlar sessizce oturur, filmle baş başa kalırdı. Şimdi millet patlamış mısırını öyle bir çiğniyor ki bazen sanırsın filmdeki patlamalara eşlik ediyor, bir de o sürekli telefon ekranına bakma olayı var ki aman Allah’ım! Ya da vazgeçtim, öyle değil. Belki de bu yeni jenerasyon böyle seviyor ha? Onlar için o duyusal kışkırtma, o aşırıya kaçan ses ve görüntü, hani o ‘deneyim’ dedikleri şey, daha cazip geliyor. Onlar o eski, sakin filmleri izlerken sıkılıyorlardır belki de. Ne bileyim, sıkılıyorlarsa da sıkılsınlar ya, herkes de her şeyi sevecek diye bir kaide yok, ben de bazı şeyleri sevmiyorum ne yapayım şimdi!

Ama sanatın enstrümanları, yani ses, ışık, renk, kurgu… Bunlar hani bizi bir yere taşımak, bir duyguya batırmak, bir düşünceye sevk etmek için değil miydi? Neden şimdi bunlar bizim beynimize balyozla vuran silahlara dönüştü? Bir film beni düşündürmeli, ağlatmalı, güldürmeli ya da sadece var olan bir durumu sorgulatmalı, değil mi? Ama şimdi sadece ‘Ay ne kadar gürültülüydü!’ ya da ‘Aa o patlama sahnesi süperdi!’ gibi yüzeysel tepkilerle kalıyoruz. Ruhumuz değil de, sadece ilkel duyularımız gıdıklanıyor, kışkırtılıyor. Bu da bana şey gibi geliyor, hani bir yemeği sadece rengine ve kokusuna bakıp yemişsin gibi ama tadını, dokusunu falan hiç almamışsın gibi… İşte öyle bir şey.
Geçenlerde bir arkadaşım dedi ki, “Menduh abi, artık filmler hikaye anlatmıyor, sadece gösteri yapıyor.” Aslında tam tersi bence. Hikaye anlatmak istiyorlar ama o kadar gürültü patırtı arasında o hikaye falan kaybolup gidiyor. Yüzeyde bir kışkırtma var ama altında bomboş bir şey duruyor. Yani, havalı duruyor, göz alıyor ama içi boş. Hani o parlak ambalajların içine koydukları, bir iki kere kullandığın dandik oyuncaklar gibi. Sonra atıyorsun. Çünkü ne derinliği var ne de gerçekten bir işlevi. Sadece anlık bir heyecan, anlık bir gürültü patırtı, sonra da unut gitsin.

Bana mı öyle geliyor, bilmiyorum. Belki de ben eski kafalıyım ya da ne bileyim, gerçekten sinema salonları ruhunu kaybetti. Fısıldamayı unuttu, sadece bağırmayı biliyor. Ve bu beni, dürüst olmak gerekirse, biraz üzüyor, biraz da sinir ediyor. Bayağı sinir ediyor hem de! Ne alaka şimdi!!?
Neyse, konuyu dağıtmayayım daha fazla.
Gidip bir çay koyayım en iyisi.

Bir yanıt yazın