Büyük Perde Bölündü: Sinemanın Ortak Rüyası Ne Zaman Parçalandı?

O devasa perde bir zamanlar ne kadar da kutsaldı değil mi? Hani kocaman bir topluluğu, yüzlerce farklı hikayesi olan insanı, alakasız yaşlardan ve yerlerden gelmiş ruhları, o loş, o hafif nemli, o biraz da bayat patlamış mısır kokulu salonda tek nefeste birleştiren o garip büyü… Ah, şimdi ne oldu ona? Ne zaman bölündü, ne zaman parçalandı bu ortak rüya, bilen var mıydı peki? Ben bilmiyorum, kimse de tam olarak bilmiyor gibi. Ya da belki de biliyoruz ama işimize gelmiyor, aman boş ver diyoruz…

Şey, aslında tam da bu noktadaydı sanırım her şeyin dönüm noktası. Hani o ilk “sana özel öneriler” çıkmaya başladığında, o algoritmaların tatlı dille fısıltılarıyla hayatımıza sızdığında… Hatırlıyorum da ilk başta ne kadar da cazip gelmişti insana; “Bak sen ya, beni tanıyor bunlar, tam da benim seveceğim filmi önermişler!” diye bir gurur basardı içimi, aptalca bir şeydi aslında, şimdi düşünüyorum da, ne kadar safmışız değil mi? Bir makineye ruhumuzu, beğenimizi teslim etmek, sonra da buna “kişiselleştirme” adını vermek… Sanki özelmişiz gibi, oysa aynı fısıltılar binlerce kişiye daha fısıldanıyordu, sadece o fısıltıların tonu biraz değişiyordu, bizim zevk kırıntılarımıza göre, hepsi o kadar.

Yani şimdi durum şöyle; bir zamanlar sinemadan çıkıp da “Abi izledin mi?” diye başlayan, saatlerce süren, bazen hararetli, bazen bol kahkahalı o muhabbetler nerede? Hani bir filmin finali üzerine sabaha kadar süren o beyin fırtınaları, o “hayır o öyle değil, bence yönetmen şunu demek istedi” diye başlayan felsefe dersleri… Geçenlerde bir arkadaşla otururken aklıma geldi de, bir ara eski bir Türk filmi üzerine ne tartışmıştık, film bitmişti ama biz bitirememiştik sanki hikayeyi, onu yeniden yazıyorduk kendi kafamızda, kendi sözlerimizle. Şimdi neyden bahsediyoruz ki? “Sen izledin mi o belgeseli? Yok ya o beni sarmadı. Ben şurada şunu izledim…” diye cümleler uzayıp gidiyor, ama kimse kimsenin izlediği şeyden gerçekten haberdar değil, olamıyor da. Herkes kendi fanusunda, kendi filminin başrolünde, ama o filmin figüranları bile yok etrafta, tek kişilik bir gösteri bu.

A dimly lit, empty movie theater with a single flickering projector beam cutting through the dust, highlighting a fragmented, almost shattered screen showing a distorted reflection of a lonely viewer.

Bu arada, bizim kuşağın ortak referansları vardı. Hani bir laf ederdik, bir film repliği söyler, bir sahneyi anlatır anlatmaz herkes anlardı neyden bahsettiğimizi. O an ortak bir hafızanın, ortak bir kültürün parçası olurduk. O replik havada asılı kalmazdı, anında karşılık bulurdu bir başka zihinde. Şimdi gençlere bakıyorum da, her biri kendi evreninde, kendi küçük platformunun sunduğu o ‘eşsiz’ içeriklerle besleniyor. Kiminin evreninde K-pop şarkıları yankılanırken, ötekinin kafasında influencerların son challenge’ı dönüyor. Bir başkası sadece 17. yüzyıl Hollanda resim sanatı belgesellerine gömülmüş, evet, güzel şeyler ama… Ortak payda nerede? Sinemanın da bu hale gelmesi, hani bu kadar kişiselleşmesi, herkesi kendi küçük ekranına hapsetmesi bana biraz korkutucu geliyor doğrusu. Bilmiyorum, belki de ben fazla eskide kalmışımdır, fazla nostalji kasıyorumdur, ne bileyim.

Geçen markette sıra beklerken aklıma geldi, hani kasada bir kadın, telefonunda bir dizi izliyor, kulaklık takmış, etrafındaki dünya umrunda bile değil. Yüzünde ne bir mimik, ne bir şaşkınlık, ne bir kahkaha… Sanki sadece bir görevi yerine getiriyor, o an için tasarlanmış bir boşluğu dolduruyor gibiydi. Oysaki sinema denen şey, o iki saat boyunca seni kendi hayatından söküp bambaşka bir dünyanın içine fırlatmak değil miydi? Salondaki herkesle birlikte güldüğün, birlikte ağladığın, birlikte irkildiğin o anlar… O kadın yalnızdı. Biz de öyle değil miyiz şimdi, her birimiz o kasadaki kadın gibi, kendi içeriğimize gömülmüş, etraftaki diğer ‘yalnız izleyicilerle’ hiçbir teması olmayan bireyler… Aslında evet, bu durum bir tür yeni yalnızlık çağı, hatta daha beteri, kalabalıklar içinde yalnızlık diyelim mi buna?

A person sitting alone in a small, cozy room, illuminated only by the glow of a large television screen, reflecting a complex, fragmented mosaic of different movie genres and scenes.

Bazıları şey diyor, hani, “E ama artık herkes istediğini izliyor, bu bir özgürlük!” falan. Özgürlük mü bu cidden? Yoksa aslında algoritmaların bize sunduğu o ‘dar koridorlarda’ ilerlemek zorunda kalmak mı? Hani bir nevi ‘seçme özgürlüğü illüzyonu’… Sanki yüzlerce kapı var önünde ama aslında hepsi aynı koridora açılıyor, sadece kapıların rengi farklı gibi. Ya da dur, vazgeçtim, öyle de değil. Belki de birileri çok akıllıca, bizi kendi küçük zevk hapishanelerimize tıkarken, o büyük, o anlamlı, o ortak kültürel bağı koparıyor yavaş yavaş. Hani o zincir koptu bir kere, nasıl birleştireceksin şimdi? Nereden başlayacaksın? Ortak bir referans noktası kalmayınca, neyin muhabbetini edeceksin ki? Hepimiz kendi içimize kapanmışız, kendi doğrularımızla, kendi beğenilerimizle, kendi dar pencerelerimizden bakıyoruz dünyaya, hem de aynı pencereden bakıyoruz sanırken.

Sinema birleştirici bir güç olabilir mi hala, ha? Böyle bölünmüş, parçalanmış, küçük, kişisel fanuslara ayrılmış, her biri kendi filmine gömülmüş kalabalıklar için… Bilmiyorum, içimden bir ses ‘Hayır, zor be Menduh’ diyor. Diğer bir ses ise ‘Umutsuzluk bile olsa, o perdenin büyüsü bir gün tekrar toplayabilir belki’ falan diye mırıldanıyor ama ne mırıltı… Sanki kendi kendine konuşan deli amcalar gibi hissediyorum bazen, hani parkta oturup kendi kendine homurdananlardan. Kimse dinlemiyor ki zaten, ya da dinliyor gibi yapıyor, ama kendi kafasında başka şeyler dönüyor oluyor genelde. Neyse, ne alaka şimdi bu, konu dağılıyor. Dağılsın da zaten, ne önemi var ki. Artık kimin aklında ne var, kimin ne izlediği önemli mi ki? Herkes kendi izlediğiyle, kendi beğeni baloncuğuyla mutlu mesutsa, ne ala…

An abstract representation of a fragmented digital screen, displaying numerous small, unconnected video frames, each depicting a different person watching their own content in isolation, their faces illuminated by the device glow.

Ama ben hala o eski salonların loşluğunu, o patlamış mısır kokusunu özlüyorum. O anki sessizliği, sonra birden patlayan kahkahaları, ağlamaları, o kolektif tepkiyi… O anın o kalabalıkla yaşanmışlığını… Şimdi yok. Sadece ben varım. Kendi koltuğumda, battaniyemin altında, elimde kumanda, bir sonraki algoritmik öneriyi bekliyorum, sanki o beni kurtaracak gibi, sanki o benim için yeni bir dünya açacakmış gibi, açmıyor sadece daha fazlasını öneriyor, benzerini yani… Ne bileyim ya, gerçekten de bazen insan kendi kendine “boş ver Menduh, sen de git bir çay koy en iyisi” diyor, haklı da…


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir