Şimdi durup da bir saniye düşünsek, hani o sinema denilen şey, hani bizim çocukken karanlık salonlarında kaybolduğumuz, patlamış mısırın kokusunun ruhumuza sindiği, gerçeklikle bağımızı koparan büyülü perde— o perde ne ara bu kadar tik-tok profil fotoğrafı gibi bir şeye dönüştü aklım almıyor benim. Ne demek istediğimi anladınız mı, bilmiyorum gerçi, ben de tam emin değilim ama neyse.
Hani bir filmi izlemek artık bir sanat deneyimi değil de, adeta bir sınav kağıdı gibi; hangi şıkkı işaretlediysen o kadar ‘entelektüel’, o kadar ‘duyarlı’, o kadar ‘farklı’ bir insansın. Bir de tabii ‘derinlikli’sin değil mi? Aman, o derinlikli olma takıntısı yok mu, beni bitiriyor. Geçenlerde mesela, bir arkadaşım var, bayağı iyi çocuk aslında, hani severim ben onu ama işte… Yeni çıkan bir Kore dizisi var diyor herkes beğeniyor, böyle minimalist, hayatın içinden falan diye abartıyorlar, çocuk da sanki kendi seçimiymiş gibi ‘ayyy mutlaka izlemelisiniz hayatımı değiştirdi’ diye sosyal medyada öve öve bitiremiyor, hayır yani ben biliyorum onun asıl aksiyon filmi delisi olduğunu, hatta bir kere beraber oturup üç saat boyunca Sylvester Stallone’un o saçma sapan aksiyon filmlerinden birini izlemiştik de nasıl gülmüştük hatırlıyorum da şimdi böyle bir anda derinlikli insan moduna geçmesi falan… Şey, ne deniyordu buna? Ya, neyse işte.
Kimlik beyanı. İşte mesele bu. Sinema, bir anda bizim kimlik beyanımızın yeni bayrağı oldu sanki. Hangi yönetmeni takip ettiğin, hangi filmi ‘çok sevdiğini’ herkese haykırdığın, hangi festival filmlerinin peşinden koştuğun… Bunlar senin ‘doğru’ insan olup olmadığının ölçütü haline geldi, şaka gibi. Hani eskiden giydiğin pantolonun markası falandı ya bu, şimdi kültürel sermaye denilen o cafcaflı paketin içine itilmiş, ‘bakın ben sıradan değilim’ demenin yeni havalı yolu.
Bir de şu var; bir filmi beğenmediğinde ya da hakkında olumsuz bir yorum yaptığında hemen yedi sülaleni sorgulayan bir kitle var. ‘Sen nasıl anlamazsın o derinliği!!’ diye. Sanki o filmin yaratıcısı senin annenin teyzesinin torunuymuş gibi sahipleniyorlar, inanılır gibi değil. Bazen düşünüyorum da, acaba bu insanlar gerçekten filmi mi seviyor, yoksa filmi sevme eyleminin onlara kazandırdığı o anlık “ben çok kültürlüyüm” kalkanını mı? Bilmiyorum. Belki de haklılardır, belki de ben fazlasıyla cynic bir adam oldum bu yaşımda. Ya da yaşlandım ya da ne bileyim.

Hani sanatın ruhu, ruhu diyorum, nerede şimdi bu sığ gösteriş dünyasında nefes alabilir ki? Sanat dediğin, insanı zorlayan, düşündüren, rahatsız eden, bambaşka dünyalara taşıyan, bazen de sadece güzel hissettiren bir şeydi. Şimdi ise ‘doğru’ duruşu sergilemek, ‘doğru’ eleştirileri yapmak, ‘doğru’ filmleri izlemek üzerine bir çeşit sosyal medya Olimpiyatları’na dönüştü. Ya hayır mesela sen ‘Blade Runner 2049’u mu çok seviyorsun? Süper. Ama sadece sevdiğin için mi yoksa o filmi sevmek seni bir anda ‘sofistike bilim kurgu hayranı’ kategorisine soktuğu için mi? Bir düşünmek lazım sanki, ne dersin.
Geçen hafta ben de şey yaptım ya, hani evde eski bir B sınıfı korku filmi izledim. Böyle kan revan içinde, mantık hatalarıyla dolu, ama müthiş eğlenceliydi! Sonra dedim ki kendi kendime, ‘Şunu bir sosyal medyada paylaşayım da insanlar gülsün biraz.’ Ama vazgeçtim. Neden? Çünkü hemen biri çıkıp ‘Menduh Bey, sizin gibi bir eleştirmen nasıl böyle sığ şeylerle vakit kaybeder?’ diyecek diye korktum, evet evet korktum! Komik di mi? Aslında tam tersi, tam tersine bu benim kimlik beyanım olmalıydı; ‘ben bu tür saçmalıkları da severim ve bundan utanmam!’ demeliydim. Ama yok, o sistem o kadar işlemiş ki bilinçaltımıza, artık kendimizi bile sansürler olduk, vay anasını be! Kendi beğenilerimizden bile şüphe eder hale geldik, hangi ara oldu bu hani.
Bu arada, bir ara hatırlıyorum da, çocukluk arkadaşım Ahmet vardı. O zamanlar internet falan yok, sadece televizyon var, kasetçiler var. Ahmet her hafta mutlaka bir videocudan kaset kiralar, ben de gider onda izlerdim. O kadar parası yoktu aslında, harçlığını zar zor denkleştirirdi ama sinemayı, hikayeleri o kadar seviyordu ki, o kasetlerin kapağına bakmak bile onun için başlı başına bir ritüeldi. Hiçbir zaman ‘Aaa bu film Oscar almaz’ ya da ‘Bunun yönetmeni çok popüler değil’ diye düşünmezdi. Sadece izlerdi. Sonra gelip bana saatlerce anlatırdı, gözleri parlardı, sanki o dünyanın içinden yeni çıkmış gibi. Hani, şimdi Ahmet’in o saf sinema aşkını düşündükçe, bugünkü bu ‘kimlik beyanı’ saçmalıklarının ne kadar ruhsuz ve yavan geldiğini görüyorum.

Neden her şeyi bu kadar komplike hale getirdik ki? Bir filmi sadece bir film olarak görmenin nesi kötü? Neyi eksik bırakır? ‘Ben bunu izledim ve beğendim, hepsi bu’ diyebilmek, bu kadar mı zor? Yoksa içimizde hep birileri tarafından ‘onaylanma’ ihtiyacı mı var? Hani ilkokulda öğretmen bize yıldız verirdi ya defterimize, şimdi de sosyal medyada ‘beğeni’ ve ‘takipçi’ sayılarıyla o yıldızları topluyoruz galiba, büyüdükçe oyuncağın adı değişmiş sadece. Ama yani, bu kadar da olmaz ki, insanın kendi zevkinden, kendi iç sesinden bu kadar mı kopulur? Hakikaten anlamış değilim.
Bir de şu ‘kültürlü görünme’ çabası var. Yani anlıyorum, herkes biraz da ‘elit’ görünmek ister, değil mi, hani ne kadar kültürlü olduğunu, ne kadar çok şey bildiğini falan göstermek ister. Ama bu çaba sinemayı, bir sanat dalını, resmen bir gösteri aracına çevirince işin rengi değişiyor. Hani eskiden insanlar resim sergilerine falan giderdi ‘gördüm’ demek için, şimdi filmlerin peşinden koşuyorlar ‘izledim’ demek için. Ve o ‘izledim’ kelimesinin arkasındaki o anlamsız gurur yok mu, beni benden alıyor. Kendi filmini seçme özgürlüğünü, kendi beğenini oluşturma hakkını resmen elinden alıyor bu durum insanın. Yani ne bileyim, birileri ‘Bu film sanat eseri değil’ dedi diye, sen beğendiğin bir filmi beğenmekten vazgeçer misin? Hayır ya! Ama işte, çoğumuz vazgeçiyoruz, çünkü ‘doğru’ tarafta olmak daha önemli bir hale geldi sanki, hani tuhaf.
Öyle. Yani ne diyeyim ki daha. Bu işin sonu nereye varır, film izlemek tamamen bir ‘sosyal statü’ göstergesine dönüşür mü hepten, ya da belki de zaten dönüştü de biz mi fark etmiyoruz, bilmiyorum. İçimden bir ses bunun bir balon olduğunu söylüyor ama neyse…

Nereden bakarsan bak, sinemanın o eski, saf büyüsü sanki bu kimlik beyanı karmaşasında kayboldu gitti. Belki de ben fazla romantik bakıyorumdur, olabilir. Ama sinema dediğin, bir ayna olmalıydı, içine baktığında kendini ya da görmek istediğin bir başkasını görebileceğin bir ayna. Ama şimdi aynanın kendisi bir rozete dönüşmüş, yakana takıp ‘ben buyum’ diye ilan ettiğin bir rozete. Çok garip gerçekten, çok garip.
Şey, neyse…
Gidip bir çay koyayım en iyisi.

Bir yanıt yazın