Perdenin Sırrı Çalındı: Sinema, Gizemini İnternet Çağına Nasıl Kurban Etti? ÖZET: Bir zamanlar karanlık salonun büyüsü, perdenin arkasına saklı sürprizlerde …

Hayret ediyorum, gerçekten. Yani, hani şimdi o kocaman perdenin, arkasından ne çıkacak diye nefesimizi tuttuğumuz o anlar var ya, ne oldu onlara? Çalındı resmen çalındı ruhu bu işin, alenen elden gitti hem de koca koca bilet paraları verip aldığımız o gizem şimdi nerede Allah aşkına nerede diye sormadan edemiyorum ben zaten, neyse.

Bir zamanlar vardı böyle bir şey biliyor musunuz, hani sinema dediğimizde sadece film izlemek değil, bir ritüeldi her şeyden önce evet, öyleydi, bir seremoni. O karanlık salonun kokusu, nemli koltuklar belki biraz da eski püskü ama ne gam ne gam orada bir şey vardı bir his… Perdeye yansıyan ışıkla beraber bütün dertlerini kapıda bırakırdın sanki öyle olurdu hep. Oraya giren bambaşka bir sen olurdu, o kocaman ekrana bakınca sanki içine çekilirdin de, o büyülü dünyanın bir parçası haline gelirdin. Bilirdin ki, o perdenin arkasında bir sır saklıydı, bir sürpriz, öyle her yerde göremeyeceğin, tadına varamayacağın bir şeyler beklerdi seni. Şimdi? Şimdi elinde tablet, yatakta uzanmış, çorba içer gibi film izliyorsun. Pardon da o ne? Ne alakası var bunun o eski hisle ne alaka?

Ya da vazgeçtim, öyle değil. Aslında tam tersi belki de biz fazla abarttık, fazla mistikleştirdik her şeyi. Yani o eski nostaljinin dibine vurup “amaaan her şey ne güzeldi önceden” kafasına girmek de pek havalı değil kabul ediyorum, kim bilir belki o zamanlar da sıkıcıydı kimin umurunda ama gene de sanki bir şeyler kayboldu gibi hissediyorum ben ne bileyim öyle işte. Geçen çarşıda bir teyze gördüm, elinde akıllı telefonundan dizi izliyordu, kulaklık falan da yok, ses sonuna kadar açık, sanki sinema salonu orasıymış gibi ah teyze ah dedim içimden ne hallere düştük biz.

İnternet denen bu şeye, bu bilmem ne çağına her şeyi kurban ettik ettik değil mi? Hani tamam ulaşılabilirlik, kolaylık falan filan diyorlar. Şimdi evet, oturduğun yerden, canın ne isterse izliyorsun. Eyvallah. Ama izlemekle deneyimlemek arasında dağlar kadar fark var be kardeşim, koskoca uçurum bu. Bir filmi o dev ekranda, ses sistemleri içinde, o koltukta salondan gelen hafif bir ter kokusuyla ya da yanındaki adamın patlamış mısır kokusuyla beraber, o kolektif bir hisle yaşamak var bir de, pijamalarınla kanepede izlemek var. Sanki gizemini soyup soğana çevirdiler sinemanın, her şeyi şeffaf hale getirdiler, öyle değil miydi? Her an her şeye ulaşınca ne kıymeti kalır ki sırrın? Ne anlamı kalır bilinmeyenin? Hani çocukken oyuncak kutusunun içindeki o sürprizli yumurta heyecanı gibiydi, şimdi hepsi zaten paketin üzerinde yazıyor ne çıkacağı, eee ne anladım ben bu işten.

A dimly lit, slightly dusty old cinema hall from the perspective of an audience member, looking towards a giant, glowing silver screen. The seats are worn velvet, and a single beam of projector light cuts through the darkness, highlighting motes of dust in the air. There's a sense of anticipation and forgotten grandeur.

Şimdi mesela o yayın platformları var ya isimlerini vermeyeyim de anladınız siz. Sürekli yeni içerik, sürekli yeni film dizi bilmem ne. Sanki bir üretim bandının içindeyiz hepimiz. İzle bitir izle bitir yenisi gelsin yenisi gelsin. Nerede kaldı o bir filmin üzerine düşünmek, onu hazmetmek, belki aylarca onu konuşmak, belki bir ömür onu unutmamak. Şimdi bir film bittiğinde, “e sonraki neymiş” diye basıyoruz tuşa, neyin kafası bu. Sanatı endüstriye dönüştürdüler, duygunun yerini veri aldı, tüketimin hızına kurban gitti o kutsal deneyim. Yoksa ben mi çok yaşlandım da her şeye burun kıvırıyorum, bilmiyorum valla.

Bir de şu var tabii, hani her şeyin yorumu, özeti, fragmanı, sahne arkası videosu falan var ya hani. Filmi daha izlemeden tüm sürprizi patlatıyorlar resmen, yok efendim bilmem ne filminin gizli sonu, yok efendim filmin aslında anlatmak istediği. E ben neyi merak edeceğim o zaman? Neyi düşüneceğim? Hangi soruyu soracağım kendi kendime? Her şeyi çiğneyip ağzımıza veriyorlar zaten. Bırak da biraz kendimiz bulalım, kendimiz yorumlayalım. Hani o perdenin ardındaki sırrı bizim zihnimiz tamamlasın, öyle değil miydi eski filmlerde? Bir boşluk bırakırdı yönetmen, sen tamamlardın o boşluğu. Şimdi her yer doldurulmuş, öyle doldurulmuş ki boğuluyoruz resmen bu bilgi ve içerik yığınında, nefes alamıyoruz.

Mesela geçen bir film izledim hani çok övülüyor falan diye. Açtım evde izledim, eh işte dedim. Sonra arkadaşlarla konuşurken biri dedi ki “abi sen onu sinemada izleyecektin asıl o zaman anlardın.” Anladım ki benim yaşadığım sadece bir ‘izleme’ deneyimiydi, o kolektif büyüye, o perdenin ardındaki gizeme ben hiç dahil olamamışım. Sadece bir ekranın karşısında, tek başıma, öylece bakmışım. O filmle salonun atmosferiyle kurulan bağın yerini ne alabilir ki. Hiçbir şey hiçbir şey alamayacak.

A cluttered living room at night. A person is slumped on a couch, wearing pajamas, eyes glued to a laptop screen. The room is messy with snack wrappers, remote controls, and a half-empty mug, contrasting sharply with the grandeur of a traditional cinema.

Hani diyorlar ya “ama daha erişilebilir oldu artık sinema” diye. Erişilebilir evet, ama neye erişiyoruz? Kabuğuna erişiyoruz sadece, ruhuna değil. Ucuz bir taklide, fast food bir sinema deneyimine erişiyoruz. Oysa o büyük perdenin, o karanlık salonun, o bekleyişin, o ortak nefesin, o çıtırtılı mısır seslerinin yarattığı atmosfer bambaşka bir şeydi, bambaşka bir boyut. Resmen o perdenin sırrını çaldılar ve bir internet sitesinin anasayfasına attılar, tıkla izle diyorlar, tıkla izle. Ben buna isyan ediyorum arkadaş ben buna isyan ediyorum.

Belki de her şey değişmek zorunda zaten, hani değişmeyen tek şey değişimin kendisi falan. E iyi de bazı şeyler var ki değişmemeliydi, dokunulmamalıydı. Bazı şeyler kutsal kalmalıydı. Sinemanın o gizemi, o bekleyişi, o perde aralanmadan önceki o kalp atışı, o bizim ruhumuzun bir parçasıydı yahu. Şimdi o ruh, o canavarın elinde esir mi oldu ne. Tüh.

A close-up of a vintage film projector, slowly whirring, casting a warm beam of light onto a blank wall. Dust particles are visible in the beam, and the texture of old film reels can be seen. There's a nostalgic, almost melancholic feel to the image, hinting at a bygone era.

Şimdi mesela bu dijitalleşme falan hep bir şeyler katıyor, ama aynı zamanda bir şeyler alıp götürüyor bizden. Götürdükleri bazen getirdiklerinden çok daha değerli oluyor. Sinema da böyle oldu. Artık o sır yok, o gizem dağıldı. Perdenin ardı bomboş kaldı, her şey avucumuzun içinde, her şey ortada. E ne anladık ki biz bu işten yani.

Neyse ya, ben gidip kendime bir Türk kahvesi yapayım en iyisi. Belki onun da tadı değişmiştir şimdi, kim bilir…


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir