Yani ne bileyim, bir tuhaflık var perdede. Hani, sanki izlediğimiz şeyleri birileri önceden “tamam bu yeterli, daha fazlasına gerek yok” diyerek paketlemiş gibi geliyor bana. Görüntüler desen, evet, pırıl pırıl, ışıltılı, en son teknolojiyle cilalanmış resmen gözümüzü alıyor her yer. Ama şey, ya içimiz? Kalbimiz ne olacak peki, o bomboş salondan çıkarken sırtımızda hissettiğimiz o acı boşluk, o neydi allah aşkına?
Neydi? Cidden, hatırlıyorum geçen, böyle bayağı bir film izledim bir tane. Adını unuttum şimdi çok da önemli değil hani, zaten hepsi birbirine benzemiyor mu artık biraz, neyse. Sanki böyle bir görsel şölen sunuyorlar bize, hani bu büyük bir yemek sofrası kurmuşlar ama her şey plastik, her şeyin tadı aynı, hiçbir şeyde ruh yok. Yersen. Yemezsen? Aman, kimin umurunda zaten. Kalan mı var ki ruhu olan bu devasa gişe makinasında?
Geçenlerde bir arkadaşla oturuyorduk –hani bu eski filmlerden konuşurken birden aklıma geldi, adamın adını bile unuttum, o kadar alakasız bir muhabbetti aslında ama nedense zihnimde bir bağlantı kurdu işte böyle şeyler oluyor biliyorsunuz, insan zihni garip bir şey, neyse– diyor ki, “Ya Menduh, sen de hep şikayetçisin, teknoloji ilerliyor, görsellik bu işin olmazsa olmazı oldu artık, sen de kalkıp eski dertlerden dem vuruyorsun hâlâ.” Ya belki haklı, belki de haklılar gerçekten, hani bu görsel cümbüşün içinde kaybolan o küçücük insan hikayelerinin, o derinden gelen çığlıkların artık bir alıcısı kalmamıştır. Belki de bu kadar büyük bütçeler, bu kadar devasa stüdyolar, bu kadar ‘kusursuz’ efektler, başka türlü kendini finanse edemiyordur. Bilmiyorum ki!
Ama ben şeye takılıyorum hani, o derinlik hissi, o filmi izledikten sonra günlerce kafamızda dönen o karakter, o sahne, o diyalog… Ne bileyim, mesela, o karakterin gözlerindeki o belli belirsiz parıltı, dudaklarının kenarındaki o ince titreme. Şimdi hepsi CGI mı oldu? Bize bir karakter sunuyorlar, evet, çok yakışıklı, çok güzel, çok ‘cool’ falan ama içini bir kazı bakalım, ne var altında? Bazen hiçbir şey, dümdüz bir duvar gibi suratlarına bakıyorum resmen, hiçbir his yok, hani bir taşa baksan daha fazla şey anlatır o sana, ruhsuzluk! Resmen ruhsuzluk.

Hani bir de şu var, bu algoritmalar falan. Diyelim ki ben sinema yazısı yazıyorum değil mi? Oturuyorum, düşünüyorum, bazen günlerce bir kelime arıyorum o cümlenin o köşesine en iyi nasıl oturur diye. E, şimdi bunlar, yapay zekalar bilmem neler, benim bütün bu çabamı beş saniyede harmanlayıp “İşte sizin için optimize edilmiş, en çok tıklanacak metin!” diye önüme koysa ne olur? E, aynı şey filmlerde de oluyor galiba. Hani böyle “Bu tür filmler tutuyor, o zaman şöyle bir senaryo yazalım. Şu aktör popüler, onu koyalım. Bu efektler trend, kesin ekleyelim” falan filan. Tamam, matematiği anladım, gişe kaygısını da anladım, kapitalizm bu, nereye kaçacağız ki? Ama hani, bir de sanat diye bir şey vardı ya?
O kalbimize dokunan, bizi sallayan, bazen kızdıran, bazen ağlatan, bazen de içimize garip bir huzur serpen o anlar nerede kaldı şimdi? Şey, böyle bir film vardı, uzun zaman önce izlemiştim, böyle çok basit, sıradan insanların hikayesini anlatıyordu, hani hiçbir özel efekt falan da yoktu ama nasıl vurmuştu beni, o karakterlerin derdi benim derdim olmuştu resmen. Hani soğumuş bir çayın dibindeki tortu gibiydi gerçekler, acı ama var olan, hissedilen. Şimdi ne bileyim, parlak parlak şekerlemeler yiyoruz hep, gözümüz bayram ediyor ama midemiz kazan gibi, ruhumuz da yorgun düşüyor bu parıltılı boşluktan, şey gibi yani, neyse.
Ya da belki de ben fazla eskiyimdir, hani, bu yeni nesil izleyiciler zaten tam da bunu bekliyordur? Belki de artık kimse o ‘derin’ meselelerle uğraşmak istemiyordur ki, dünya zaten yeterince karmaşık ve boğucu değil mi? Kimse gelip bir de sinema salonunda ağır dertlere boğulmak istemiyordur, sadece kaçmak, anlık bir illüzyonla rahatlamak istiyordur, olabilir mi? Ben de fazla mı eleştirel bakıyorum her şeye, kafamda kurup duruyorum, bilmiyorum.

Ama yine de, o zamanlar, hani o zamanlar, bir film bitince salondan çıkarken, insanlar böyle bir şaşkınlık, bir düşünce seliyle çıkarlardı. Bazıları suskun, bazıları hararetle tartışarak. Şimdi? Cep telefonları hemen açılıyor, sosyal medyada beş saniyelik yorumlar, “efektler iyiydi”, “oyuncu güzeldi” falan filan, geçiyorlar. Ne kalıyor akıllarda? Hiçbir şey, sıradaki parlak şey gelene kadar geçen kısa bir anı, bu kadar mı yani?
Ya da geçenlerde böyle bir belgesel izledim televizyonda, şeyle ilgili, bu büyük stüdyoların pazarlama stratejileri falan. Adamlar o kadar detaylı çalışıyorlar ki, hani hangi rengin alt beynimize nasıl mesaj verdiğinden, hangi müziğin hangi duyguyu tetiklediğine kadar her şeyi hesaplıyorlar. Biz zannediyoruz ki biz izlemeyi seçiyoruz, ama aslında onlar bize neyi izlememiz gerektiğini adeta beynimize kodluyorlar. Yok ya, ne alakası var şimdi, saçmalıyorum belki de. Ama işte, insan ister istemez düşünüyor, hani bu kadar büyük bir endüstri, bu kadar büyük bir güç, bize sadece ‘gözümüzü doyuran’ şeyler mi sunacak bundan sonra? Kalbimiz aç kalacak, ruhumuz böyle garip bir boşlukla mı dolacak hep? Çok mu karamsarım ben şimdi?
Hani belki, belki bir gün, o perdedeki ışık sadece gözümüzü değil, kalbimizi de aydınlatır tekrar. Belki o zaman, gişe rakamları falan değil, o filmin bizde bıraktığı o eşsiz his konuşulur. Belki, belki de öyle bir şey olmayacak, bilemiyorum artık. Menduh Biçer soruyor falan filan, neyse.

Gerçekten, neyi izlemeyi unuttuk biz? Ne bileyim…
Gidip bir çay koyayım en iyisi, demli olsun ama, tadı acı olsun.

Bir yanıt yazın