Yahu durun bi’ Allah aşkına! Yine mi Marvel, yine mi o bitmek bilmeyen patlama, bir tanrının uzaylılarla dövüştüğü o CGI cehennemi mi yani? Sinema salonuna giriyoruz da ne görüyoruz? İnsan aklını zorlayan, ruhunu genişleten, ufkunu açan, hani o içimizde bir yerlerde böyle cız eden şeyler nerede kaldı? Bilmiyorum gerçekten ama sanırım artık yoklar. Birkaç tane böyle, hani ‘aydınlık’ diye kendini pazarlayan, aslında sadece bir Hollywood kalıbını daha süslü püslü giydiren film haricinde geriye ne kalıyor ki?
Şey, eskiden öyle miydi? Ya da hayır, eskiden diye bir şey yok, hep vardı bu gişe sevdası, kabul ediyorum, insanlık tarihi kadar eski, eğlence hep paranın peşinden koştu, koşmaya devam edecek de ama bu kadarı yetti artık. Bir zamanlar o kalabalık, gürültülü caddelerin arka sokaklarında, küf kokulu, koltukları yıpranmış, perdeleri bazen yırtık falan böyle o eski püskü sinema salonları vardı hatırlıyor musunuz? Ya da ben hatırlıyorum en azından, gençlik işte, bir arayış, bir şeylerin peşindesin, neyin olduğunu tam bilmiyorsun ama farklı bir şeyler arıyorsun o zamanlar, hani o soğumuş çay tadındaki gerçekleri filan…
İşte o salonlar, onlar değil miydi bizim son sığınağımız? Orayı bulurdun, girerdin, bilet kuyruğu bile garip bir ritüeldi, böyle sanki gizli bir tarikata katılır gibi, içeri girerdin, ışıklar sönerdi ve hop, bambaşka bir dünyaya, bir yönetmenin aklının içine doğru böyle tünel kazıp giriverirdin aniden, bazen rahatsız edici olurdu, bazen kafa karıştırır, bazen de içini paramparça ederdi, ama asla o salondan çıktığında aynı insan olmazdın ya, hiç olmazdın!
Şimdi ne? Şimdi gişede ne kadar hasılat yapmış, hangi hafta kaç milyon dolarla açmış, bilmem ne filmi bilmem ne kadar izleyiciyi kucaklamış— kucaklamış mıydı cidden? Yok canım, kucaklamış mı, düpedüz boğazına yapışmış bence. Boğazına yapışmış ve “tüket beni, hemen, çabuk, bir sonraki seansa yetişmelisin, bak ne kaçırıyorsun” diye beynini dele dele bağıran devasa, şişirilmiş bir balon gibi her şey. Oysa o küçücük, bağımsız filmler, fısıldarlardı kulağına, bir sır verir gibi, “gel, otur, düşün biraz, bu da bir ihtimal, bu da bir gerçeklik” der gibi nazikçe yaklaşırlardı…
Peki ne oldu o fısıltılara? Gürültünün altında ezildi mi hepsi? Tamamen mi yok oldular yani? Geçenlerde, hani neyse hatırlıyorum da, arkadaşım aradı, “O bizim Beyoğlu’ndaki o eski sinema da kapanmış Menduh” dedi böyle, sesi titreyerek, sanki bir cenaze haberini veriyor gibiydi. Ee, ben de şey yaptım, yani üzüldüm tabii ama şaşırmadım. Hani o kadar bekliyordum ki böyle bir haber, aslında kendime kızdım, niye daha sık gitmedim, niye daha çok bilet almadım, niye daha çok destek olmadım diye. Ama ne fayda şimdi, değil mi?
Suç kimin? Sadece o gişe canavarlarının mı? Yoksa biz izleyicilerin mi? O, patlamış mısır kokusunun yerini karamsarlık, biraz da bıkkınlık aldı mı ruhlarımızda? Belki de haklılardır, belki de seyirci değişti. Belki de insanlar artık düşünmek, sorgulamak, biraz olsun rahatsız olmak istemiyorlar. Kafasını dağıtmak istiyor, işten çıkıp iki saatlik bir kaçış, bir eğlence arıyor, sonra eve gidip uyumak istiyor. Zaten hayat yeterince zor, kim ister ki bir de filmde dertlenmeyi, doğru ya.
Ama ne bileyim, bana kalırsa bu tamamen ruhsuzlaşmak, içindeki o küçük meraklı çocuğu öldürmek gibi bir şey. Sanat dediğin hani sadece güzel tablolar ya da kulağa hoş gelen müzikler değildir, bazen rahatsız edicidir, bazen anlamsızdır ilk bakışta, ama işte o anlamsızlık içinde bir anlam ararsın, o arayış seni sen yapar. Hani bizim lisedeki felsefe öğretmenimiz vardı, Selim Bey, Allah rahmet eylesin, o hep derdi ki “Menduh’cum, eğer bir şeye şaşırmayı bırakırsan, o zaman yaşamayı da bırakmışsın demektir,” diye. Doğruydu adam ya…
Şimdi sinema denilen bu koca eğlence endüstrisi de, şaşırtmayı bıraktı. Her şey o kadar tahmin edilebilir, o kadar formüllere bağlı ki, hani o ‘twist’ denilen şeyler bile artık twist değil, bilmem kaçıncı kez gördüğümüz bir şeyin sadece başka bir versiyonu, başka bir kılığa girmiş hali sadece.

Bağımsız sinema neydi biliyor musunuz? Cesaretti. Gidip en tuhaf fikirleri, en çılgın hayalleri perdede deneme cesaretiydi. Gişe kaygısı olmadan, sadece o hikayeyi anlatmak istediği için, içindeki o yangını söndürmek için film yapan insanlar vardı. Şimdi onlar nerede? Kim destekleyecek o adamları, o kadınları? Kim onlara “buyurun, sizin hikayeniz de değerli, sizin sesiniz de duyulmalı” diyecek? Stüdyolar mı? Güldürmeyin beni. Onlar sadece bir sonraki süper kahraman filminin bütçesini, gişe tahminlerini hesaplamakla meşgul, başka hiçbir şeyle ilgilenmiyorlar.
Ya da belki de biz de, yani izleyiciler olarak, yeterince talep etmiyoruzdur. Kim bilir? Hani böyle bir kitle var ya, “aman boş ver, ne kadar para harcarsak o kadar iyidir,” diye düşünen, ya da hani şöyle diyeyim, bir film seyrediyorsun da, hani o kadar kötü oluyor ki, “bu parayla neler yapılır yahu!” diye aklından geçmiyor mu senin de? Benim geçiyor valla. Geçen bir tane izledim, adını vermeyeyim şimdi, saçmalık diz boyuydu, bitmek bilmedi, bir de üstüne iki saatimi çaldı, ya da neyse, çalmadı da, hani boşa gitti diyelim.
Oysa bağımsız filmler, yani o küçük bütçelerle çekilenler, bazen o kadar çok şey anlatıyor ki, o kadar çok şey sığdırıyor ki o kısıtlı imkanlara, insanın aklını alır. Mesela hatırlıyorum, bir keresinde öyle bir film izlemiştim, böyle çok basit bir hikayesi vardı, iki yaşlı insan sadece parkta oturup konuşuyordu. Ne patlama, ne aksiyon, ne de fantastik bir öğe. Sadece hayatın kendisi, insanların o derinlikleri, o sessiz sedasız halleri… Çıkışta öyle bir etki bırakmıştı ki bende, hani böyle, günler boyu üstümden atamamıştım o hissi. İşte o, sanat. Diğeri, şey, sadece bir ürün.
Peki bağımsız sinemanın son kalesi ne zaman düştü? Bir gün birdenbire, bir depremle falan mı yıkıldı o kale, yoksa böyle sinsice, yavaş yavaş, hani bir duvarının çatlamasıyla, sonra diğerinin, sonra tuğlalarının birer birer düşmesiyle mi oldu? Bence ikincisi. Yavaş yavaş, farkına varmadan. Tıpkı bir hastalığın vücudu sarması gibi, ilk başta semptomlar önemsiz görünür, sonra bir bakarsın, her yeri sarmış, iş işten geçmiş. Biz de öyle, izleyiciler olarak, farkında olmadan, belki de isteyerek, o gişe canavarının o koca ağzına kendimizi attık. Ya da atmadık mı? Attık be bence, attık.

Şimdi bakın, bazıları der ki, “ama Menduh Bey, sinema gelişiyor, teknoloji ilerliyor, artık görsel şölenler bekliyor insanlar.” E tamam da, görsel şölen sadece gözümüzü doyurur, ruhumuzu ne yapacak? Midemizi doyurmakla kalbimizi doyurmak aynı şey mi? Değil tabii ki! Bir sanat dalı sadece teknolojiye yaslanarak ayakta durur mu? Durmaz. Durmamalı. Hani şöyle bir şey vardır, bir resme bakarsın da, ne bileyim, bir duygu uyandırır içinde, bir düşünce. Ama bir de teknik olarak kusursuz, pürüzsüz ama ruhsuz bir çizim vardır, hangisi daha çok etkiler seni? Cevap belli.
İşte bu bağımsız sinema meselesi de öyle bir şey. Ruhunu kaybeden bir sanat dalı, sadece bir eğlence aracı haline gelir, tıpkı hani bir makine gibi, sadece tıkır tıkır işleyen ama içinde hiçbir yaşam olmayan bir makine.
Ve bu gidişle, galiba son kalemiz de düşmek üzere, ya da düştü mü bilemiyorum ki, biz farkına varana kadar, hani o son fısıltı da kesilene kadar çoktan geçmiş olabilir her şey. Bir pazar günü öğleden sonrası, kahvemi yudumlarken aklıma geldi de bu, hani ne bileyim, içimi sıktı biraz.

Ya da belki de biz abartıyoruzdur. Belki de birileri bir yerlerde hala o filmleri yapıyordur, biz görmüyoruzdur.

Bir yanıt yazın