Gerçekçilik Takıntısı: Sinema Hayal Gücünü Gerçeklerle Boğarken…

Gerçekçilik Takıntısı: Sinema Hayal Gücünü Gerçeklerle Boğarken…

Şimdi allah aşkına, bu nedir ya ne bu bitmek bilmeyen “ama gerçekçi mi” muhabbeti yahu sinema dediğin şey zaten ta en başından beri bizi alıp başka yerlere götürmek için icat edilmiş bir sihir değil miydi ben mi yanlış hatırlıyorum, çocukluğumda o eski püskü sinema salonlarının loş ışıklarında izlediğim filmler beni bambaşka diyarlara taşırken hani kimse çıkıp da “ya ama uzaylılar nasıl böyle ışınlanır ki” ya da “abi o adam onca kurşundan nasıl sağ çıkar” diye sormazdı ki sorsa bile kim takardı ki zaten

Vallahi bak geçenlerde bir film izledim işte yani adını vermeyeyim şimdi kimseye haksızlık olmasın da bütün film boyunca ya bütün film boyunca yani karakterler hani günlük hayatta nasıl konuşuyorsa öyle konuşuyor hani bir de üstüne sürekli aman ayakları yere bassın aman gerçeklikten kopmayalım diye diye ne bir metafor kalmış ne bir sembol ne bir estetik kaygı ne bileyim ben yani resmen belgesel izler gibi hissettim hani tamam belgesel de güzeldir yeri geldiğinde ama sinema ya bu sinema bildiğin sinema yani koca bir perde kocaman bir ekran ve sen oradan bize hani mahallede falan olur ya böyle dedikoduvari bir şeyler anlatır gibi bir şeyler sunuyorsun ki o da öyle değil hani bayağı bayağı böyle hayatın ta kendisi birebir kopyası bu mu şimdi sanatsal başarı oldu gerçekten mi ben mi çok eski kafalıyım ne bu allah aşkına

A cracked, faded vintage film reel, half-unspooled, with dust motes dancing in a single shaft of light filtering through a window, suggesting neglected magic and forgotten dreams

Çok tuhaf değil mi ya hani bu gerçekçilik takıntısı öyle bir noktaya geldi ki artık bir yönetmen veya senarist biraz farklı bir şey yapmaya kalksa hemen birileri çıkıp “çok absürt olmuş” veya “hiç inandırıcı değil” diye vuruyor baltayı yani ne yapalım şimdi hani oturup hayatı olduğu gibi mi izleyelim bir de koca perdeden zaten yaşıyoruz zaten hani her gün aynı döngünün içinde sabah kalk işe git faturaları öde ne bileyim ben bir sürü dert tasayla uğraş e şimdi bir de sinemaya para verip gidip aynı şeyleri hani o da yetmezmiş gibi bir de sanki kamerayı alıp benim mutfağıma koymuşlar da benim hayatımı çekiyorlar gibi izlemek mi zorunda kalıyoruz ya da kalacak mıyız hepimiz gerçekten mi

Hatırlıyorum böyle çocukken bir keresinde bir tiyatro oyununa gitmiştim hani babamla falan böyle ufak bir sahneydi aslında ama orada öyle bir ışık kullanmışlardı ki böyle bir anda hani sanki bir ormanın ortasında kaybolmuşsun gibi hissetmiştim o atmosfer o koku sahneden gelen duman sanki gerçekten bir sis bulutu gibiydi ve ben o an gerçek dünya ile olan bütün bağlantımı kesmiştim işte sinema da bunu yapmalıydı yapmalı değil miydi hani o bizi almalıydı o anın o koltuğun o patlamış mısır kokusunun ötesine hani bambaşka bir evrene sürüklemeliydi ne bileyim uzayın derinliklerine atıyorum böyle eski bir medeniyetin kalıntılarına ya da işte geleceğin bilmem ne şehrine hani ama yok illa hani oradaki adamın gömleğinin düğmesi de gerçek olsun falan filan yok öyle şey olmaz zaten hani düğmesi açılmış gibi duruyor da aslında gerçekte öyle değilmiş ya ne alaka şimdi Allah aşkına düğme mi izliyoruz biz film mi izliyoruz

Bu “otantiklik” dedikleri şeyi de bir türlü çözemiyorum hani gerçekçi olalım derken sanki herkes aynı kalıptan çıkma filmler yapıyor gibi geliyor bana yani sanki bir liste var böyle yapılacaklar listesi gibi işte ne bileyim karakterlerin kusurları olacak hani böyle anti-kahraman olacaklar falan filan diyaloglar hani hayatın içinden olacak ama aslında o kadar hayatın içinden ki hiç akılda kalıcı bir tek cümle yok hani bir replik dersin de yıllarca unutmazsın ya öyle bir şey bile kalmıyor insanın aklında çünkü her şey o kadar dümdüz ki hani düz yol gibi gidiyor pat diye bitiyor ve ne bileyim ben o filmin sana kattığı bir şey kalmıyor ki

A film clapperboard lying face down in a dusty, overgrown garden, partially covered by weeds, symbolizing abandoned creativity and a forgotten set

Aslında tam tersi olması gerekir hani bizi sarsmalıydı bir film böyle aklımızdan çıkmayan görüntüler yaratmalıydı düşündürmeliydi belki de rahatsız etmeliydi hani böyle pürüzsüz her şeyi yerli yerine oturan bir şey değil tam tersine böyle bir yumruk gibi çarpmalıydı yüzümüze ben öyle düşünüyorum şahsen benim için sanat dediğin şey hani böyle bir kopyacı zihniyetle bir şeyleri yeniden üretmek değildir ki ne o yani ressamın biri işte bir manzara resmini çiziyor aynısı birebir yapıyor sonra diyor ki “ben ne büyük sanatçıyım” ya o fotoğrafçının işi belki de ya da başka bir şeyin kopyalamak değil ki sanat yeniden yorumlamak yeniden yaratmaktır hani o gerçekliği alıp kendi süzgecinden geçirip bambaşka bir formda sunmaktır bizim önümüze

Neyse geçenlerde markette sıra beklerken aklıma geldi bu arada hani o kadar sıkıldım ki kasiyerin suratına bakmaktan böyle hani bir anda dedim ki kendi kendime ya Menduh ne yapıyorsun sen böyle hani bir an önce şu sırayı bitir de git de hani bir film aç da böyle seni alıp götüren bir film olsun bari dedim de sonra fark ettim ki artık öyle filmler de pek kalmadı hani ya da ben mi bulamıyorum artık ya da aradığım şey artık çok ütopik bir beklenti mi oldu ne bileyim eskiden hani bir Tarkan vardı mesela o eski filmlerde ne bileyim Ayşecik falan yani hiç kimse çıkıp da “aa ama bu tarkan nasıl olur da bilmem kaç tane düşmanı yener tek başına” demezdi ki hani alırdı götürürdü işte kendi dünyasına o kılıç şakırtıları falan filan hatta bir kere çocukken Tarkan filmi izlerken o kadar kendimi kaptırmıştım ki hani gerçekten kendimi tarkan zannetmiştim hatta bizim evin bahçesinde sopayla böyle bir sürü hayali düşmanı yenmiştim hatta sonra annem falan kızmıştı neyse konuyu dağıtmayayım şimdi ama anlıyor musunuz demek istediğimi hani o filmin sana yaşattığı bir şey olmalıydı

Bazen düşünüyorum acaba gerçekten mi hani bu seyirci mi istiyor böyle her şeyin tırnak içinde “gerçek” olmasını yoksa bu hani böyle belli bir kesimin dayatması mı ya da işte eleştirmenlerin bir tür hani entelektüel mastürbasyonu mu hani sürekli bir şeyleri yerden yere vurmak için bahane mi arıyorlar bilemiyorum valla belki de haklılardır ne bileyim hani biz mi yanlış taraftayız hepimiz ama ben sanmıyorum yani insan dediğin şey hani hayal kurmak için yaratılmış bir varlık değil miydi yani bizler hani uyurken bile rüya görüyoruz rüyalarımızda bile hani absürt garip acayip şeyler görüyoruz e şimdi bu bilinçaltımızda yatan o hayal gücü dediğimiz şeye niye sinemada yer vermiyoruz ki niye kapatıyoruz ki onu bir hapishaneye hem de kendi ellerimizle

A surreal movie theater interior, where the screen shows a blank, grey wall, and the audience members have their heads replaced with small, identical brick walls, symbolizing blocked imagination

Sinemanın ruhunu öldürmektir bu ya vallahi öldürmektir hani o perdeden akan her kare her görüntü her ses hani bizi sarıp sarmalamalıydı bizi büyülemeliydi düşündürmeliydi ama en önemlisi de bize hissettirmeliydi hissetmek hani o anda orada olmasak bile o karakterin yaşadığı şeyi o atmosferi o duyguyu hani bize direkt olarak geçirmeliydi hani o soğumuş çay tadındaki gerçekler değil de sıcak sıcak hani böyle taze demlenmiş bir hayal gücü sunmalıydı diye düşünüyorum

Ya da vazgeçtim belki de hepsi boş laf benim bu söylediklerimin hani ben mi çok takılıyorum ki acaba ne bileyim hani belki de yeni nesil sinema dediğin buymuş hani oturup telefonundan falan TikTok izler gibi hani iki dakikada bir şey bitsin hani böyle yüzeysel olsun çok fazla kafa yormasın ya da işte ne bileyim hani herkes kendi hayatını daha çok seviyor artık belki de benim hayatım varken niye başkasının hayatını izleyeyim ki diyenler çoğaldı aman kimin umurunda ki zaten neyse ya gidip bir çay koyayım en iyisi kendime…


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir