Her Film Bir Evrenin Tuğlası Olmak Zorunda Mı? Sinemanın Bireysel Hikaye Anlatımına Veda Ritüeli

Yahu ne oluyor, bir Allah aşkına anlayan beri gelsin! Her yeni çıkan filmin illa ki bir büyük evrenin o koca duvarında bir tuğla olması mı gerekiyor şimdi? Vallahi çıldıracağım. Geçen oturmuşum evde, hani, öyle bomboş bakınıyorum etrafa, bizim kedinin bile daha derin bir anlam arayışı var gibi geldi bana ya da vazgeçtim sadece mamaya odaklıydı o tabii neyse konumuz bu değil şimdi. İşte o sırada dedim ki kendi kendime ‘Menduh, bu sinema denen şeyin ruhuna ne oldu abi, nereye gitti o tek başına ayakta duran mis gibi hikayeler?’

Şimdi mesela gençliğimizde vardı böyle filmler öyle değil mi tek başına başlıyor tek başına bitiyordu yani kendi hikayesini anlatıyor bitti gittiydi ve sen o filmi izledikten sonra düşünüyordun günlerce ya da haftalarca hatta bazen aylarca ama şimdi ne var her filmde bir sonraki filmin ipucu bir sonraki yan karakterin fısıltısı ya da ucu açık bir final yani sanki büyük bir yapbozun sadece küçücük bir parçasıymış gibi davranıyorlar ben mi yanlış anlıyorum ya da anlamak istemiyorum. İlla o evren denilen şeye hizmet mi etmek zorunda bir sanat eseri ha? Ne alaka şimdi!!?

Ya hani bak ben öyle çok teknoloji falan düşmanı biri değilimdir ama sanki böyle arkada bir algoritma çalışıyor gibi hissediyorum bazen anladın mı? “Bu film potansiyel evren genişletme puanı 7.8, devam filmi için uygunluk 9.2, spin-off karakter ihtimali 8.5.” Yok artık daha neler. Film bu be kardeşim sinema bu hani o karanlık salonda oturup kendini o hikayenin içine attığın o büyülü anlar vardı ya o anlar nereye gitti? Sadece bir sonraki randevuya hazırlık mı oldu şimdi bu. Ben geçen bir filme gittim adını vermeyeyim şimdi yani neyse hiç mühim değil film bitiyor ve benim aklımda filmin kendisi değil ‘acaba bunun ikincisi ne zaman çıkar’ sorusu kalıyor resmen sinirlerim tepeme çıktı ne bu yani kredi kartı borcu gibi mi taksit taksit ödeyeceğiz bu hikayeleri?

O Esnaf Lokantası Ruhuna N’oldu Be?

Eskiden sinema bir esnaf lokantası gibiydi be arkadaş. Menüde ne varsa oydu, mis gibi bir ana yemek, yanında cacık, tatlı falan. Hepsi kendi başına bir şaheser, doyurucu ve lezzetli. Çıkınca da dersin ki “Oh be, tam da aradığım buydu.” Şimdi ne oldu, fine dining’e döndük. Tabaklar kocaman, içinde bir damla sos, bir yaprak dereotu, altından ‘Bu aslında bir sonraki yemeğin amuse-bouche’uydı, asıl yemek haftaya’ diye bir not çıkıyor. Ne alaka kardeşim ne alaka! Ben karnımı doyurmaya geldim burada, sonsuz bir tadım menüsüne değil. Midem de, beynim de yoruldu bu işten artık. Benim çocukken mahallemizde vardı böyle bir abi, adı Rıfkı, her sabah kahvede aynı masaya oturur aynı çayı içerdi, kimseye de bulaşmazdı. Hayatı basitti, derindi de bir yandan. İşte sinemayı o Rıfkı abi gibi seviyorum ben ya, kendi halinde ama sağlam.

Tek seferlik macera mı? Ne demek bu ya! Hayatın kendisi tek seferlik bir macera değil mi? Her bir anı, her bir gün, kendi içinde başlıyor, bitiyor ve eşsiz değil mi? Niye filmlerin buna hakkı yok? İlla bir franchise’a bağlanmak, bir markanın uzantısı olmak zorunda mı her şey. Sanatın ticarete bu kadar köle olması… İçimi burkuyor yemin ederim. Bir nevi ruhsuz bir ürün hattı bu hani o devasa fabrikalarda seri üretilen şeyler gibi hiçbirinin kendine ait bir ruhu yok bir sonrakine bir sonrakine bağlı hepsi ya bir de bu ‘genişleyen zaman çizelgesi’ mevzusu var aman tanrım benim zaten hayatta zorlandığım tek şey plan yapmak ve zamana yetişmek bir de kurgusal evrenlerin zaman çizelgelerini mi takip edeceğim ben yani. Benim zaten bankadan gelen kredi kartı ekstresini bile zor anlıyorum ne bu şimdi!

A lonely, old-fashioned film reel sits discarded on a dusty shelf, covered in cobwebs, while in the background, out of focus, neon signs of a modern multiplex gleam.

Düşünsene, yönetmen oturmuş, ne bileyim, yıllarca belki bir hikaye tasarlamış, karakterler yaratmış, diyaloglar yazmış, yani ilmek ilmek işlemiş bir kumaşı. Sonra birileri geliyor diyor ki “Dur bakalım, bu kumaşın bir de kravatını yapalım, ondan da atkı çıkaralım, sonra o atkıyı takan karaktere ayrı film çekelim, hatta o karakterin köpeğine bile…” Yok canım, ne alakası var şimdi. Böyle bir yaratım sürecinden bahsedebilir miyiz ki artık. Bence hayır. Bence bu bildiğin endüstriyel üretim. Hani o seri numaraları basılmış robotlar gibi ya da dur, aslında tam tersi, o robotlar bile daha estetik duruyor bazen bazı filmlerin yanında.

Bitmeyen Bir Ürün Hattı, Ruhsuz Bir Zincir

Perdedeki her görüntü, her replik, yeni bir ticari köprü kurmak zorunda mı? Sanki her biri bir sonraki promosyon ürününün, bir sonraki gişe hasılatının habercisi gibi duruyor. Ben filmi izlerken o büyülü atmosferin içinde kaybolmak isterim, ne bileyim, kendimi bir anda o hikayenin kahramanı yerine koyarım, belki bir tebessüm ederim, belki bir damla gözyaşı dökerim, ama şu an sanki bir sonraki seansı kaçırmamam gerektiği mesajı bombardımanına tutuluyor gibiyim. Bu bireysel hikaye anlatımına can havliyle veda ediş mi gerçekten, yoksa sadece bizim gibi sıradan izleyicilerin artık değeri kalmadığını mı gösteriyor bana bu durum? Bilmiyorum. Belki de haklılardır.

Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken, hani böyle kafa sallıyor ya o da benim gibi dertli, dedi ki “Menduh, bu filmler artık sinema salonlarında izlenecek filmler değil. Bunlar bildiğin uzun dizi bölümleri. Bir sonraki hafta ne olacak diye bekler gibi, bir sonraki filmi bekliyoruz.” Düşündüm de, haklı olabilir, şey yani, televizyonun o ‘haftaya görüşürüz’ ruhu sinema salonlarına mı sirayet etti şimdi. Eskiden sinema daha özeldi, bir randevuydu hani. Şimdi böyle sanki haftalık zorunlu bir buluşma gibi. Ay ben zaten randevulardan hiç hoşlanmam bilirim kendimi hep geç kalırım falan.

Ben çocukken, yani küçücük bir velettim, sinemaya giderken böyle bayram yerine gider gibi hissederdim. Oraya girmek, o dev perdede bir şeyler izlemek… Yaşadığım kasabada öyle sık sık sinema da yoktu ki. Hele bir film vardı, adı neydi şimdi hatırlayamadım, ama böyle hani o kadar etkilenmiştim ki günlerce rüyalarıma girmişti karakterleri. Şimdi hangi filmin karakteri rüyana giriyor Allah aşkına, hepsi birbirine benziyor, hepsi bir sonraki filmde yeniden canlanacakmış gibi duruyor. Bir kere ölsün de hani bitsin ya, biraz da dram olsun biraz da hüzün ya hep mi mutlu mesut son olacak ya da hep mi ucu açık kalacak. İnsan ruhu bunu kaldırır mıydı acaba? Benim ruhum kaldırmıyor yemin ederim.

Yani ne bileyim, bu gidişat beni bir parça yoruyor, usandırıyor. Sanatın böyle bir endüstriyel çarkın dişlileri arasına sıkışması, o bireysel seslerin kaybolup gitmesi… Bir film çekiyorsan, o filmin kendine ait bir ruhu, bir başlangıcı ve bir sonu olmalı değil mi? Kendi içinde bir bütün olmalı. Bir tablo gibi, bir roman gibi. Bitince “işte buydu” dedirtmeli. Yoksa bir evrenin sonsuz döngüsünde kaybolup giden, silik bir görüntüden ibaret kalacak her şey. Aman neyse.

Belki de eski kafalıyım ben, kim bilir. Bu yeni nesil sinemacılık anlayışına ayak uyduramıyorumdur. Ama içimdeki o sinema aşığı Menduh, isyan ediyor bu duruma. Sadece bir sonraki ürüne zemin hazırlayan, ruhsuz bir tuğla olmak, bir filme yakışmıyor bana göre. Yakışmamalı… Gidip bir çay koyayım en iyisi.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir