Beklenti Bombardımanı: Sinema, Filmin Kendisinden Çok Onu Satan Gürültüye Mi Dönüştü?

Yani ne bileyim filmi izlemeye daha gitmeden yoruluyorum artık hani böyle bir durum var gerçekten ya. Fragman mı bu fragman mı Allah aşkına? Çoğu zaman filmin kendisinden daha uzun daha detaylı daha gürültülü bir şeye dönüşmüş ya bu pazarlama dediğimiz şey var ya harbiden bazen aklım almıyor benim hiç. Geçen bir arkadaşla konuşuyoruz hatta kahve içerken tam da bu konudan bahsediyorduk galiba ne alaka bilmiyorum o an aklımıza öyle geldi herhalde. Ya da neyse onu boş ver şimdi esas mesele ne biliyor musunuz, hani o sinemanın büyüsü var ya perdenin kararması koltuğa oturup o ilk saniyeyi bekleme hissi o koca bir hiçliğin içinde kaybolma beklentisi işte o tamamen kayboldu yok oldu gitti.

Şimdi biz ne yapıyoruz aylarca aylar süren bir tanıtım bombardımanı altında kalıyoruz resmen böyle. Sosyal medya platformlarında Instagram’da Twitter’da oradan buradan binlerce tweet binlerce gönderi binlerce story her yerden bir şey fışkırıyor. O teaser bu fragman o kamera arkası görüntüleri bu yönetmen röportajı şurası orası falan filan. Sanki film değil de uzaya gönderilen bir roketin geri sayımını izliyoruz, o kadar bir beklenti bir şişirme var. Her detayını öğreniyoruz daha filmi görmeden en kritik sahneleri bile bazen gözümüzün içine sokuluyor pat diye! İşte o dönüm noktası o büyük sürpriz o esas hikaye gelişimi hepsi çat diye önümüze seriliyor. Ne kaldı ki izleyecek sonra?

Hatırlıyorum mesela eskiden hani yaşım da ortaya çıkacak şimdi neyse ama ne yapayım. Çocukken sinemaya giderdik bir film seçerdik afişine bakarak en fazla ya da arkadaşlardan duyardık iki laf. Ne bir fragman vardı ne bir spoiler tehlikesi vardı öyle saatlerce süren bir pazarlama kampanyası da yoktu.

Film biletini alırdın oh be dersin o heyecan başlardı salonun içinde loş ışıklar, patlamış mısır kokusu, o bambaşka bir şeydi ya da neyse.

Film başlardı ve sen kendini bilmediğin bir evrenin içine bırakırdın adeta tamamen bırakırdın yani. İşte o hikayenin sürprizleri o karakterlerin iniş çıkışları o müziğin büyüsü her şey taptaze karşına çıkardı böyle hiç beklemediğin bir anda. Hani o keşif hissi o anlama çabası o kendi yorumunu oluşturma süreci var ya o paha biçilemez bir şeydi gerçekten.

Ama şimdi ne oluyor? Filmi izlemeye giderken bile ne bekleyeceğimizi avucumuzun içi gibi biliyoruz. O kadar çok bilgi yüklenmiş ki beynimize. Pazarlama ekipleri var ya filmden daha iyi bir film yaratmışlar sanki o fragmanlarda o tanıtım videolarında. En iyi replikleri en vurucu sahneleri en etkileyici görüntüleri alıp bir araya getirmişler işte bir de öyle kesip biçmişler ki tam beynimize işlesin diye. Sonra biz gerçek filmi izlerken farkında olmadan o fragmanla kıyaslıyoruz her sahneyi. “Aaa bu sahne fragmanda daha iyi duruyordu!” diyoruz mesela ya da “Bu replik burada neden bu kadar sönük?” diye içimizden geçiriyoruz. Yazık ya gerçekten yazık! Neye dönüşmüş bu iş yani?

A person sitting alone in a dimly lit, near-empty movie theater, looking overwhelmed and slightly bored, while on the screen, a chaotic montage of trailers and marketing materials flashes, oversaturating the senses.

Aslında bu durum sadece sinema için de geçerli değil hani bunu da söylemek lazım. Kitaplar için de geçerli albümler için de, hatta yeni çıkan bir telefon için bile geçerli. Ürünün kendisi değil de ürünün etrafında yaratılan o gürültü o heyecan o FOMO dedikleri şey daha önemli hale gelmiş. Herkesin konuştuğu bir film çıkıyor mesela tamam mı? Tamam gitmek lazım diyoruz ama neden? Hikayesi çok mu iyi yoksa herkes gittiği için mi gitmek istiyoruz, bak bu çok önemli bir soru. Çünkü eğer o filmi izlemezsek sanki bir şeyleri kaçırmışız gibi hissediyoruz. Toplumsal bir baskı var sanki üzerimizde. Bu nasıl bir çağ anlamıyorum gerçekten.

Peki ya filmin kendisi? Yani o aylarca süren fragman maratonunun ardından gelen şey ne? Genelde bir hayal kırıklığı. Çünkü beklenti çıtası o kadar yükseğe çıkmış ki hiçbir film o beklentiyi karşılayamaz zaten. Karşılaması mümkün değil. Hani bir laf var ya “Beklenti, hayal kırıklığının annesidir” diye, aynen öyle olmuş. Bizler daha film başlamadan doygunluğa ulaşmış durumdayız. Karnımız tok ama gözümüz aç mı desek tam tersi mi bilemedim şimdi.

Yok ya ne alaka öyle değil bence, sanki böyle bir sürü lezzetli yemek resmi gösteriyorlar da sonra önümüze tatsız tuzsuz bir yemek koyuyorlar gibi bir şey bu. Sanki öyle.

Bu sinema sanatı kendi mezarını kazıyor işte tam da bu noktada. Reklamı tüketiyoruz filmi değil. Karakterleri değil pazarlamasını seviyoruz. Sanki herkes bir influencer olmuş her şey bir ürün haline gelmiş gibi bir durum var.

A fragmented collage showing various movie posters, trailers, social media feeds, and promotional ads, all overlapping and creating a sense of visual noise, almost completely obscuring a small, blurry image of an actual film scene at the center.

Ben şahsen geçenlerde bir film izledim işte adını vermeyeyim şimdi neyse. Fragmanı falan var ya tam bir görsel şölendi. Müthiş efektler müthiş bir senaryo vaadi aman aman. Gittim sinemaya. İlk 15 dakika falan idare etti. Sonra ne oldu biliyor musunuz? Ben bütün hikayeyi zaten o fragmanlardan biliyormuşum. Sanki böyle bir film izlemiyorum da bildiğim bir kitabın özetini dinliyormuşum gibi hissettim. Bitse de gitsek moduna girdim resmen. Hani o hayranı olduğum oyuncunun en iyi anlarını da fragmanda izlemiştim zaten ne yapayım.

Ya da şöyle mi desek acaba? Yönetmenler senaristler de mi bu tuzağa düşüyorlar? Hani film yapıyorlar ama akıllarında hep o “fragmanda iyi duracak sahne” “tanıtım videosunda patlayacak diyalog” mu var? Eğer öyleyse vay halimize. Sanat değil ürün üretiyorlar demektir bu. Bir algı yönetimi stratejisi yani.

Bazen düşünüyorum bu kadar gürültünün arasında gerçekten iyi bir hikaye hayatta kalabilir mi? Yani o sessiz sedasız kendi halinde sanatını yapan bir yönetmenin filmi bu kalabalıkta bu beklenti çemberinde nefes alabilir mi? Bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum.

An abstract representation of a single, delicate film strip trying to emerge from a swirling vortex of aggressive marketing graphics, flashing lights, and loud text, symbolizing the struggle of art against commerce.

Belki de kimse umursamıyordur artık böyle şeyleri. Belki de ben fazla geçmişe takılıp kalmış bir dinozorum. Ya da ne bileyim belki de bu yeni normal bu. Yeni nesil zaten her şeyi önceden bilmeye alışkın falan. Aman, kimin umurunda aslında benim için önemli olan o an o perdenin büyüsü o kaybolan her an neyse ya.

Gidip bir çay koyayım en iyisi.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir