Sinema Sıkılma Hakkını Ne Zaman Kaybetti? Her Saniye Bir Patlama Beklentisi ve Sabırsız Perde ÖZET: Modern sinema, izleyicinin sürekli uyarılma ve anlık tatm…

Yani ne bileyim, bir zamandan sonra sinema dediğin şey sadece bir lunapark makinesine mi dönüştü anlamadım ki ben. Hani eskiden vardı ya, filmlerin bir ruhu falan olurdu? İnsanlar oturur, izlerdi, sıkılır mıydın bazen? Evet sıkılırdın canım ne olacak, hayatın kendisi de zaten sıkıcı yanları olan bir şey değil mi, o zamanın da bir kıymeti olurdu belki de.

Şimdi yok öyle bir şey. Şimdi her saniye bir patlama bekliyorsun değil mi? Sanki film borsa seansını takip eden bir şey gibi sürekli yukarı ivme aşağı ivme hareketli grafikler falan. Daha ilk on dakika geçmeden, hani karakterler kim, ne yapıyorlar, niye buradayız, bunları anlayamadan bir kovalamaca başlıyor, sonra çatışma, sonra bilmem ne, sonra uçan kaçan bir şeyler. Bir an durup da “Dur bakalım bu adam niye böyle, ne derdi var?” diye düşünecek zamanı kimse vermiyor sana. Ne izleyiciye, ne de yönetmene, sanki herkesin acelesi var bir yerlere yetişecekmiş gibi ha babam de babam!

Geçenlerde televizyonda eski bir film vardı, siyah beyaz. Tam adını hatırlamıyorum ama Jean Gabin oynuyordu sanırım, ya da vazgeçtim başka biri de olabilir neyse o kadar önemli değil, konu anlaşıldı yani. Adam oturmuş bir bankta sadece sigara içiyor, öylece etrafa bakınıyor, bir beş dakika falan. Beş dakika! Şimdiki nesil ne yapar biliyor musunuz o beş dakikada? Üç tane TikTok videosu izler, beş tane Instagram hikayesi kaydırır, bir de yemek sipariş eder. O bankta oturan adamın iç dünyasına, o anki yalnızlığına, ya da hani ne bileyim hayatın o anki dinginliğine kim bakar şimdi? Kimsenin buna tahammülü kalmamış, hakikaten mi ya!??

A black and white photograph from an old European film, showing a solitary man sitting on a park bench, smoking a cigarette, with a thoughtful or melancholic expression. The background is slightly out of focus, suggesting a quiet, unhurried atmosphere.

Bu sürekli uyarılma hali, anlık tatmin arayışı sadece sinemaya özel değil ki. Her yerde bu. Yemek yerken bile telefonla oynamadan duramıyoruz. Bir kitap okurken bile aklımız acaba bildirim mi geldi falan diye kayıyor. Hani o kafede oturup saatlerce boş boş etrafına bakma, bir şeyler düşünme, bir şeyler yazma hali var ya, işte o bitiyor, bitiyor galiba. Sinema da bunun bir yansıması sadece, bir aynası, başka ne olabilir ki?

Bazıları der ki “E ama izleyici bunu istiyor, piyasa böyle.” Ben de derim ki, “Piyasayı kim belirliyor peki? Biz mi, yoksa bize sürekli ‘bakın bunu isteyeceksiniz’ diye dayatanlar mı?” Bence biraz da bu iş dönüp dolaşıp birbirini besleyen bir kısır döngüye giriyor. Onlar bize hızlı, patlamalı, şatafatlı şeyler verdikçe, biz de yavaş yavaş buna alışıyoruz ve sonra gerçekten onu ister hale geliyoruz. Sonra da eski usul, karakterin gelişimine odaklanan, diyalogların derin olduğu, ya da sadece atmosferin ağır bastığı filmler bize “sıkıcı” gelmeye başlıyor. Sıkıcı… Hani sanki sıkılmak dünyanın sonuymuş gibi, aman ya Rabbi!

Geçen gün bir arkadaşla konuşuyorduk, hani o da benim gibi biraz kafası karışıktır böyle konularda. Dedi ki “Menduh, belki de biz eski kafalıyızdır.” Ya olabilir, doğru. Belki de değişen dünya bu ve biz ayak uyduramıyoruzdur, belki de gerçekten insanlar artık o kadar sabırsızdır. Bilmiyorum. Ama hani bu kadar mı olmalıydı yani, bu kadar mı dibe vurmalıydı her şey? Film dediğin şeyin, ya da genel olarak sanatın, biraz da ruhunu dinlendirme, seni alıp başka bir dünyaya götürme, bazen de sadece düşünmeye itme gibi bir misyonu yok muydu? Şimdi neye dönüştü? Sadece iki saatlik bir kaçışa. Beyin yormayan, sadece gözlerini dolduran bir şeye. O da neyse işte…

Bir de şu var tabii, teknolojinin gelişmesiyle her şey daha kolaylaştı ya hani. Eskiden o devasa setleri kurmak, o görsel efektleri yapmak bir zulümdü, bir mühendislik harikasıydı. Şimdi yeşil perdenin önüne geç, bilgisayara tıkla, hop her şey hazır. Bu da bir şeyi getiriyor beraberinde bence: sınırsız imkanlar sınırsız pervasızlığı doğuruyor bazen. Her şeyi yapabiliriz o zaman neden yapmayalım ki? Neden durup da bir saniye düşünelim “Bu sahneye gerçekten bu kadar patlama gerekiyor mu?” diye. Ya da “Bu karakterin sadece susup pencereden dışarı bakması daha mı etkili olurdu?” diye. Hayır! Patlat gitsin, uçur gitsin, sonra da “En büyük bütçeli film!” diye reklam yap, ne de olsa parası var. Ah be…

A chaotic and overwhelming modern movie scene still, filled with explosions, debris flying, and multiple characters in dynamic action poses, all against a hyper-realistic, digitally enhanced cityscape. The colors are vibrant and saturated, emphasizing the visual excess.

Ben şimdi eve gidip bizim komşunun kedisini seveceğim. O kedi var ya, saatlerce bir pencereden dışarı bakıyor, tek bir kımıldamadan. Kuşları izliyor, yaprakların düşüşünü, insanların geçişini… O an kendi içinde bir hikaye kuruyor belki de. Kendi sessiz sinemasını yaşıyor. Keşke biz de biraz öyle olabilsek bazen, hani bu kadar gürültü patırtı içinde değil de, biraz da sessizliğin ve o küçük anların tadını çıkarabilsek. Ama yok. Bizim millet, şey, hani sadece film özelinde değil genel olarak da hep bir aksiyon, hep bir heyecan peşinde. Sanki sakinlik, sükunet bir hastalıkmış gibi, bulaşıcı bir virüs falan.

Bir de o filmlerin sonuna kadar gitmek var ya, hani bitene kadar izlemek. Ben bazen dayanamıyorum. Daha yarıda sıkılıyorum. Ama o sıkılmak bile, hani o eski tür sıkılmak değil, bu yeni tür bir sıkılmak, böyle bir anlamsızlık hissiyle karışık. Önüne konan şatafattan dolayı sıkılıyorsun, beynin uyuşuyor resmen. Sanki her şeyi görmüşsün gibi, hiçbir şeyin bir anlamı yokmuş gibi. Neyse.

Peki ya hikayeler? Hikayeler bitti mi? Yoksa sadece anlatım biçimleri mi değişti? Bana kalırsa evet, hikayeler bitmedi, asla bitmez, insanlık var oldukça hep anlatacak bir şeyler buluruz da, o anlatım biçimi var ya, işte o kirlendi. Kirlendi ve basitleşti. Her şeyin en basit, en hızlı, en gürültülü hali tercih ediliyor. İçine biraz derinlik koymaya çalışsan, “aaa bu ne biçim film, sıkıcı” deyip geçiyorlar. Ne bileyim ben… Böyle devam ederse, yakında filmlerin fragmanlarını izleyip asıl filmi izlemeye gerek bile kalmayacak sanki. Hani fragmanda zaten bütün patlamaları, bütün heyecanlı yerleri gösteriyorlar ya, daha ne izleyeceksin ki? Gerçekten mi ya… Bu mudur yani sinemanın geleceği???

A very minimalistic and artistic movie poster, featuring a single, almost abstract element or a vast empty landscape, suggesting contemplation and quietness. The colors are muted, and the typography is elegant and understated, contrasting sharply with modern blockbuster posters.

Aslında ben bazen düşünüyorum, hani bu durumu değiştirecek birileri çıkar mı acaba? Böyle çılgın bir yönetmen falan, der ki “Hayır ben yavaş anlatacağım, ben insanlara sıkılma hakkını geri vereceğim.” falan diye. Ama sonra düşündüm. Kim izler ki onu şimdi? Kaç kişi gider sinemasına? Kaç gişe yapar? Herhalde üç beş tane bizim gibi eski kafalı gider. Diğerleri? Netflix’te, yok bilmem ne platformunda, sürekli bir şey aksiyon arar durur. E sen de öyle olunca, şey, hani nasıl film yapacaksın ki? Zor iş.

Yani ne bileyim, belki de haklılardır hani bu hızlı aksiyon manyakları. Belki de gerçekten biz fazla şey bekliyoruzdur. Ama neyse…

Gidip bir kahve yapayım en iyisi.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir