O film setlerinin ışıltısı var ya hani, o “büyülü dünya” falan denilen şey, yemin ediyorum içim bayılıyor o laflara. Ne büyüsü yahu, bildiğin endüstri bu, hem de ne endüstri… Dünyanın anasını ağlatanından.
Şimdi Menduh Amcanız yine bir şeylere takmış, kafayı bozmuş diyeceksiniz. E bozacağım tabii, bozmayıp da ne yapacağım! Yeşil perdenin arkasındaki kirli sırlar diyince milletin aklına genelde skandallar, tacizler falan geliyor, ki onlar da ayrı bir dert hani, ama ben şimdi size daha başka bir kirden bahsedeceğim, çevre kirliliğinden bahsedeceğim, vicdan kirliliğinden bahsedeceğim biraz. O koca koca bütçelerle çekilen filmler, o “sanat eseri” diye yutturulan görsel şölenler, ardında nasıl bir moloz yığını bırakıyor biliyor musunuz? Hayır, bilmiyorsunuz, kimse de bilmek istemiyor zaten.
Geçenlerde bir yerden okudum, bir Hollywood yapımının sadece tek bir sahnesi için kilometrelerce yol kat etmişler kamyonlarla devasa ekipmanlar taşınmış neymiş efendim o anın ambiyansı öyle gerektiriyormuş. Ya arkadaşım o ambiyans denen şey sadece senin ekranında iki saniye görünüp gidecek değil mi? O iki saniye için harcanan yakıtı, o ekipmanların üretimi için giden suyu, enerjiyi falan kim hesaplıyor? Kimse. Sonra bakıyorsun, filmin ana karakteri ‘çevre aktivisti’, ‘doğa aşığı’ falan, aman ne güzel mesajlar veriliyor! Ver ver, bol bol ver o mesajları da biz de yutalım, ama gerçek dünyada senin o setin, o prodüksiyonun, benim mahalledeki çöp konteynerinden on kat daha fazla atık üretiyor belki de.
Bakın, lafı evirip çevirmeye gerek yok. Sinema dediğin, bir zamanlar hayal fabrikası falanmış belki de ama şimdi bence düpedüz bir kaynak sömürü makinesi, üstüne bir de bize sahte sürdürülebilirlik masalları anlatan. Hani o devasa setler kuruluyor ya, bir film için özel binalar, yollar falan yapılıyor, sonra film bitince ne oluyor? Yıkılıyor. Hurdaya dönüyor. Çöp oluyor. Hadi diyelim bazıları geri dönüştürülüyor da hepsi mi? Bir tanesi bile geri dönüştürülmese ne olacak? Kimsenin ruhu duymuyor, umurunda bile değil.

Şimdi bazı uyanıklar çıkıp diyecek ki “ama artık yeşil set uygulamaları var, elektriği jeneratörden değil, güneş panellerinden alıyorlar.” Hadi canım sen de. Kaç prodüksiyon yapıyor bunu? Beş tanesi mi? On tanesi mi? Dünya genelinde binlerce film, dizi çekiliyor her yıl. Birkaç tane örnekle kendini aklayabilir misin koca sektörü? Bir de o güneş panellerinin üretimi var, o panellerin ömrü bitince ne olacak? Hep aynı döngü. Yok ya, ne alakası var şimdi o panellerle diyebilirsiniz ama zincirleme reaksiyon bu, her şey birbiriyle bağlantılı aslında.
Hani o ünlü oyuncular var ya, Instagram’da ‘iklim değişikliği için harekete geçin’ diye paylaşımlar yapıyorlar falan. Çok güzel. Gerçekten mi? Sonra bakıyorsun adam/kadın bir haftada üç farklı kıtada üç ayrı çekim için özel jetiyle mekik dokuyor. Jetin karbondioksit salımını düşündün mü hiç o fotoğrafı paylaşırken? Ya da vazgeçtim, o jetin motoru çalışırken filan. Yok düşünmüyorlar. Düşünemezler çünkü. O anki “duyarlı” imaj daha önemli her şeyden.
Bir de şu dijitalleşme var. Hani ‘kağıt israfını önlüyoruz’ falan diye şişinip duruyorlar ya. Eyvallah, güzel. Ama o koca koca sunucu çiftlikleri ne olacak? O filmleri izlemek için kullandığımız internetin, o devasa dataların enerji tüketimi ne olacak? Sanıyor musunuz ki o bilgiler bulutta falan öyle bedava duruyor? Hayır efendim, buz gibi elektrik yiyor, santraller çalışıyor durmadan. Dünya kadar server harıl harıl çalışıyor ki siz ‘Netflix’ten şöyle bir film açayım da kendimi sürükleyeyim hayallere’ diyebilesiniz. Bak o zaman o “sürdürülebilir” hayal fabrikası ne kadar sürdürülebilirmiş bir daha düşün.
Film setlerindeki yemek artıkları mesela. Tonlarca yemek çöpe gidiyor. Kostümler? Bir kere giyilip atılıyor. Proplar, o eşyalar, o aklınıza gelebilecek her şey. Hepsi bir film, bir sahne için üretilip, kullanılıp, sonra da unutuluyor. Devasa bir israf döngüsü bu. Tamamen anlamsız. Hani, şey gibi, o eski zamanlardaki kralların şatafatlı ziyafetleri gibi, sadece göstermelik, sonra da hepsi atılıyor.

Bana sorarsanız, bu sinema denen şey, evet, insanlara umut verir, güldürür, ağlatır, düşündürür. İyi hoş da. Ama ne pahasına? Gerçekten bu kadar pahalıya mı mal olmalı o hisler? Ya da biz bu kadar duyarsız olmayı mı seçeceğiz, o büyük ekranın büyüsüne kapılıp gerçek dünyanın dertlerini görmezden gelmeyi mi?
Aslında ben bazen düşünüyorum, o eski filmler falan, hani daha az bütçeli, daha mütevazı koşullarda çekilenler. Onlar daha mı “sürdürülebilir”di diye. Belki de evet. Belki de o zamanlar mesele bu kadar büyümemişti, ya da kimsenin aklına gelmiyordu bu kadar düşünmek. Ne bileyim, belki de o zamanlar dertler başkaydı. Ama şimdi öyle değil işte, şimdi gözümüzün önünde her şey. Saklayacak bir yer kalmadı ki artık.
Yok ya, bir de şey var, hani o çekim lokasyonları… Gidiyorlar bir köye, bir kasabaya, her yeri işgal ediyorlar, sonra çekim bitince gidiyorlar, arkalarında bir ton çöp, gürültü, kirlilik bırakıp. O yerel halkın, o doğanın, kimin umurunda? “Ay ne güzel bir reklam oldu kasabamıza” derler belki, ama neyin reklamı? Kısa süreli bir rant için uzun vadeli zararlar. Hani… gerçekten mi?
Bir de şu var, hani o kadar emek harcanıyor ya, o kadar insan çalışıyor, ama hepsi ne için? Sadece ve sadece iki saatlik bir kaçış için mi? Bilmiyorum. Belki de insanlar buna ihtiyaç duyuyorlardır, o da ayrı mesele. Benim derdim ihtiyaç duymakla değil, o ihtiyacın karşılanma biçimiyle.

Şimdi kim bana kalkıp “ama sanat bu, fedakarlık ister” falan diyecek olursa, kusura bakmasın da, o fedakarlığı neden hep doğa, hep biz, hep gelecek nesiller ödüyor? Sanatın bedeli illaki bu kadar ağır olmak zorunda mı? Ya da vazgeçtim, hiç bir şey olmak zorunda değil. Herkesin keyfi yerinde, her şey yolunda gibi davranmaya devam etsinler bakalım, nereye kadar gidecek bu işin sonu… Bilemiyorum.
Neyse, ben daha fazla uzatmayayım. İçim sıkıldı bu konuları düşünürken zaten. Gidip bir çay koyayım en iyisi.

Bir yanıt yazın