Sinema, 15 Saniyelik Şöhret Peşinde: Perdeyi Değil, TikTok Akımını Mı Besliyoruz? ÖZET: Günümüz sineması, büyük gişe başarısı için kendini adeta bir “viral i…

Ya arkadaş, şu sinema denen kutsal mekan varya hani, büyülü perdenin karşısında bazen iki buçuk saat oturup kendi dertlerimizi unuttuğumuz, gözümüzden yaş akıtan, karnımızı ağrıtan bir kahkahayla çatlatan o yer, ne hale geldi böyle gerçekten de? Yok yani, ne bu allah aşkına? Sanki film izlemeye değil de, bir saatlik ‘en komik TikTok akımları derlemesi’ seyretmeye gelmişiz gibi. Sinema salonunda mıyız, popüler video platformunun ana sayfasında mı, bazen çözemiyorum.

Bakın geçen gün ne oldu. Bir arkadaşla oturduk kahve içiyoruz, muhabbet açıldı filmlerden. Hani o meşhur, gişe rekorları kıran, aman da aman herkesin dilinde olan bilmem ne filmi var ya, hah işte ondan bahsediyoruz. Dedi ki ‘Yemin ederim filmin en akılda kalıcı sahneleri, sonradan TikTok’ta deli gibi dönen 15 saniyelik o saçma sapan kliplerle aynıydı.’ Düşünsene, koskoca yönetmen, bilmem kaç milyon dolar bütçe, oyuncular ter dökmüş, senaryo yazılmış çizilmiş, ve akılda kalan tek şey o aptal bir dans akımı veya ‘challenge’ olmuş. Nereye gidiyoruz biz ya, gerçekten nereye!

Perde mi, Piksel Mi?

Aslında mesele sadece TikTok değil tabi. O sadece buzdağının görünen yüzü, en ucuz, en kolay tutunulan dalı. Mesele, her şeyin o kadar hızlı, o kadar tüketilebilir olması gerektiği algısı. Dikkati çekemezsen, tutunamazsın. E bu durumda da sinema sanatı dediğimiz şey, o derinlikli, katmanlı anlatım, karakter gelişimi, atmosfer oluşturma, hepsi mi ikinci plana atılır? Atılıyor işte, bangır bangır atılıyor hem de.

Bir filmin ‘iyi’ olup olmadığına, gişede ne kadar yaptığına veya sosyal medyada ne kadar trend olduğuna göre karar verir olduk sanki. E bu da neye yol açıyor? Stüdyoların, yapımcıların, aman ne olur viral olsun diye deli divane koşuşturmasına. Şey, yani kimse sanat için film yapmıyor artık, öyle mi? Yani vardır elbet ama azaldı be. Baksanıza, artık senaryolar bile ‘bu sahneden kaç tane harika GIF çıkar’, ‘bu replik capslere malzeme olur mu’ diye düşünülerek yazılıyor gibi geliyor bazen bana. Benim hayal gücüm mü fazla bilmiyorum, belki de paranoyaklaştım bu konuda ama göz var nizam var.

A close-up shot of a smartphone screen showing a TikTok video playing, with a blurred, dimly lit cinema screen in the background, subtly out of focus, suggesting the phone's dominance over the traditional screen.

Geçen hafta ben de şey yaptım, bizim küçük yeğenle oturdum, hani o sürekli telefon elinde, dünyayı oradan takip eden minik canavar var ya, o. Ona dedim ki ‘Hadi bak sana klasik bir film açayım, şöyle uzun uzun, karakterleri tanıyalım, olayın içine girelim.’ Beş dakika dayanamadı çocuk. ‘Amca, bu ne böyle ya? Hani aksiyon yok mu? Ne zaman bir şeyler olacak?’ dedi. Ne zaman bir şeyler olacakmış! Ya o “bir şeyler” zaten o yavaş yavaş işlenen karakterlerde, o derin diyaloglarda, o kameranın her bir açısında değil miydi eskiden? Şimdi ise, 15 saniyede patlamadıysa, dikkat çekmediyse, çöp.

Vazgeçtim, çöp demeyeyim şimdi, ağır olur. Ama ne bileyim, bir film izlerken kafamda sürekli bir geri sayım sayacı çalışıyor gibi hissediyorum. Acaba bu sahne ne zaman bitecek de, daha ‘ilginç’ bir şeye geçilecek? Bu ‘ilginç’ kelimesi de iyice içi boşaltılan bir kelime oldu bu arada. Artık ‘ilginç’, ani bir görsel şok veya anlamsız bir diyalog oluyor. Hani o filmler vardı ya, yıllar sonra bile üzerine düşündüğün, repliklerini ezbere bildiğin, karakterleriyle özdeşleştiğin… Ne oldu onlara? Müzeye mi kaldırdık?

Belki de çağ değişiyor, insanlar artık iki buçuk saat koltukta sabit kalamıyorlardır, kim bilir. Belki de ben yaşlandım, geçmişe takılıp kaldım. Aman boş ver Menduh, ne fark eder ki. Değişimi durduramazsın falan diyecekler şimdi. Hadi bakalım durduramayız. Ama böyle mi değişmeliydi? Sanatın bu kadar ulu orta, böylesine pervasızca bir ‘tüketim aracı’na dönüşmesi, beni inanılmaz rahatsız ediyor. Bir sanat eserinin, sadece kaç saniye viral olabileceği üzerinden değerlendirilmesi… Bu resmen ruhsuzluk ya, ruhsuzluk! Ne alakası var şimdi filmle TikTok’un!

O Eskimeyen Değerler?

Hani bir de şey var, bu ‘nostalji rüzgarı’ altında çekilen eski filmlerin devamları, yeniden çevrimleri… Onlar da mı bu akıma ayak uydurmaya çalışıyor? O ruhu, o hissiyatı yakalamaya çalışırken, günümüzün ‘dikkat süresi’ sendromuna kurban gidiyorlar. Orjinalindeki o ağır, sindire sindire ilerleyen sahneler, şimdi hızlı kesmelerle, patırtılı gürültülü efektlerle mi dolduruluyor? İzlerken eski filmin gölgesinde kalmış, yorgun bir taklit gibi hissettiriyorlar insana bazen, yani bana öyle geliyor.

Geçen bir arkadaşım anlattı, film setinde bir yönetmen, oyunculara ‘Şurayı daha abartılı yapın, Instagram reels için mükemmel olur!’ demiş. Duydunuz mu? Instagram reels için! Koskoca sinema filmi, reels için sahne çekiyor! İnanılır gibi değil. Sonra da diyorlar ki ‘Türk sineması neden gelişmiyor?’ E gelişmez tabii, perdenin değil de, telefon ekranının peşine düşersen gelişir mi hiç? Gelişmez, boşuna beklemeyin.

A person's hand holding a clapperboard, but instead of traditional film details, it has "TIKTOK TREND #7" and "VIRAL CHALLENGE" written on it in marker, with a confused-looking film crew in the background.

Bir filmi izlemek dediğin, bir şeye zaman ayırmak, biraz sabretmek değil midir? O karakterle birlikte yolculuğa çıkmak, onun hislerini anlamaya çalışmak. Şimdi ise, her şey enstantane, anlık keyif, ‘hemen bitsin diğerine geçeyim’ modunda. O anlık tatmin duygusu, uzun süreli bir hazza, bir düşünsel derinliğe tercih edilir oldu. Sanat mı bu yani? Kusura bakmasınlar ama değil. Zanaat belki, o da en ticari haliyle. Zanaat dediğin de bir ruhu olmalı oysa. Bu hallerini gördükçe aklıma bazen annemin anlattığı şeyler geliyor, eskiden mahallede şey vardı, hani bir esnaf vardı, her şeyi hızlı hızlı yapardı da kalitesiz olurdu… Hah, aynen öyle, sinema da ona döndü sanki.

Ya da belki de biz Menduh abin olarak fazla eleştirelizdir. Belki de bu, evrimin bir parçasıdır. Her şeyin bu kadar çabuk değiştiği bir dünyada, sinemanın da buna adapte olması gerekiyordur. Ama bu adaptasyonun bedeli, ruhunu kaybetmek mi olmalı? Büyüsünü, o kendine has dilini kaybetmek mi? Bilemiyorum. Düşündükçe daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Bir yandan anlıyorum, para kazanmak zorundalar, ayakta kalmak zorundalar. Ama diğer yandan, hani o sinema salonuna girdiğimizde hissettiğimiz o tarifsiz heyecan, o beklenti, o perdenin kararmasıyla başlayan sessiz yolculuk… Onun yerine şimdi herkesin aklında, ‘Acaba kaç saniyesini kesip kendi hikayemde paylaşsam daha çok izlenir’ düşüncesi mi var? Bu muydu o büyülü dünyanın sonu?

A dimly lit cinema lobby with a single, melancholic figure walking away from a poster of a classic, timeless film, while a bright, glowing smartphone screen held by someone else in the foreground captures all attention.

Bakın, şurada oturup bu yazıyı yazarken bile kaç kere kafam dağıldı, ne bileyim mutfaktan ses geldi, aklıma alakasız şeyler geldi. İnsan zihni dağınık zaten, doğru. Ama sanat, hele ki sinema, o dağınıklığı toparlayan, bizi bir hikayenin içine hapseden bir liman değil miydi? Şimdi kendi dağınıklığımızı mı yansıtıyor perdeden bize? Sanki bir yorgunluk var üzerimde, ne bileyim. Bu konu beni yoruyor bazen. Gidip bir çay koyayım en iyisi, belki bir şeyler değişir de umutlanırız tekrar…


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir