Perde Yıldızı Mı Kaldı? Markalar Kahraman, Oyuncu Figüran Oldu: Sinema Kendi İkonlarını Nasıl Tüketti? ÖZET: Hollywood’un altın çağlarından beri sinemanın ka…

Allah aşkına ya, cidden mi, hala “perde yıldızı” falan muhabbeti dönüyor mu ortalıkta? Şey… Dur ya da dönmüyor mudur acaba? Bilmiyorum ki. Sanki herkes bu konuyu zaten kafasında bitirdi de sadece ben mi sonradan mı fark ettim falan? Geçen gün bir kanalda denk geldim de hani bu eski siyah beyaz filmler falan olur ya, işte Orson Welles miydi kimdi hatırlamıyorum şimdi tam da bir bakıyorsun, adam ekranda sadece duruyor, konuşmasına bile gerek yok, o ağırlık o duruş zaten filmin yarısı gibiydi sanki.

Şimdiki oyuncular ne yapıyor biliyor musunuz? Yani hani oyuncu diyorlar ya onlara ben de öyle diyeyim bari. Bakıyorsun, bir filmde rol almış, çıkıyor, sonraki hafta bilmem ne markasının yüzü olmuş, bir bakıyorsun öbür hafta başka bir markanın bilmem ne kampanyasında. Kardeşim sen oyuncu musun manken mi? Ya da ne bileyim, bir nevi yürüyen billboard falan mı oldular bunlar?? Ben anlamıyorum. Yani eskiden de tabii reklamlar vardı, oyuncular reklamlarda oynardı ama bu kadar iç içe geçmiş, bu kadar kimliksizleşmiş bir durum değildi herhalde. Ya da ben mi abartıyorum şimdi, belki de normaldir bu işler, hani dünya değişiyor sonuçta, her şey hızla… yok yok o kelimeleri kullanmayacaktım neyse boş verin.

Markalar Kahraman, Oyuncu Figüran Oldu: Gerçekten mi?

Bak şimdi, diyelim ki izliyorsun bir süper kahraman filmi. Hani o devasa bütçelerle çekilenlerden. Kahraman kurtarıyor dünyayı falan, her şey patlıyor, yıkılıyor, gökdelenler çöküyor böyle. Tamam, eyvallah, görsel şölen. Ama ben filmin sonunda neyi hatırlıyorum? Kahramanın duygusal anını mı, yoksa o son sahnede kullandığı bilmem ne model elektrikli arabanın logosunu mu? Ya da o içtiği kahvenin bardağındaki marka adını mı? Sanki filmin ana konusu araba reklamı gibi ya da o kahve markasının hikayesi. Yanlış mıyım?

A dimly lit cinema screen showing a modern blockbuster scene with a prominent, almost glowing product logo in the foreground, overshadowing the hero's face.

Hollywood, hani o altın çağları falan… Ne bileyim, Marilyn Monroe vardı, James Dean vardı, o koca koca isimler. Onlar filmle bütünleşirlerdi, film onlarla anılırdı. Şimdiki filmler, özellikle şu Marvel, DC falan filmleri, ki severim bu arada, yanlış anlaşılmasın, ama abi orada kahramanlar yıldız, oyuncular figüran. Yani yarın X oyuncu gitse, yerine Y oyuncu gelse, çok da fark etmez sanki. Kostümü giyen kim olursa olsun, o karakter zaten oturmuş, markalaşmış. İşte bak, asıl mesele burada. Karakterler marka oldu, oyuncular ise o markanın geçici yüzleri. Yok ya, geçici bile değil, sadece bir araç. Neyse…

Geçen hafta markette sıra bekliyorum, kasada. Bir adam önümde, elinde bir dergi, kapakta meşhur bir oyuncu. Arkasında da kocaman bir çanta markasının reklamı. Şey gibi, sanki oyuncu o çantayı taşımak için yaratılmış gibi. Ben de düşündüm, hani bu oyuncu en son hangi filmde oynamıştı? Aklıma gelmedi. Ama o çantanın markasını hatırladım. Aha dedim kendi kendime, işte bu. Adam kendi kimliğini, sanatını (eğer hala varsa öyle bir şey tabii) falan değil, o çantayı satıyor resmen. Ya da kendini, bir markanın uzantısı olarak satıyor. Vah vah dedim içimden, iç çektim bayağı.

Bu sinema dediğimiz şey, bir zamanlar insan ruhuna dokunan, ikonlar yaratan bir sanattı. Chaplin’ler, Audrey Hepburn’ler, Marlon Brando’lar… Onlar sadece filmlerdeki karakterleri canlandırmazlardı; bir yaşam tarzı, bir duruş, bir umut olurlardı. Bir bakışları, bir gülüşleri olay olurdu. Şimdiki çoğu “yıldız”a bakıyorum da… E, tamam, yakışıklı/güzel, kaslı/fit falan filan. Ama ruh nerede? Karizma nerede? O sahicilik, hani o ekrandan fışkıran büyülü hava nerede?

Sen Kimsin Oyuncu Kardeşim?

Şey gibi değil mi şimdi bu durum? Hani bir yemeğe gidiyorsun, çok şık bir restorana. Önüne bir tabak geliyor, üzerinde minicik bir şey, kenarına da bir sos falan sürmüşler, böyle sanatsal duruyor güya. Ama tadı tuzu yok. Görseli var, malzemesi var, ama lezzeti yok. İşte bu sinema da öyle oldu sanki biraz. Çok parlak, çok süslü ama içi boş. O oyuncular da, işte o süslemenin bir parçası. Sanki o yemeğin yanındaki o minik, anlamsız yeşillik gibi duruyorlar çoğu zaman.

Sosyal medya da öldürdü biraz bu işi, kabul edelim. Eskiden oyuncular biraz daha gizemliydi, değil mi? Hani ne yaparlar, ne ederler, özel hayatları nasıldır, merak ederdik. O merak, onların o büyülü havasına katkıda bulunurdu. Şimdiki her “ünlü” mü ne deniyor, her şeyi paylaşıyor. Sabah kahvaltısında ne yemiş, sporda kaç kilo kaldırmış, kedisi ne halt etmiş… Yahu ne gerek var? Bu kadar teşhir, bu kadar her şeyini ortaya dökmek, o “yıldız” ışığını öldürmüyor mu sence de? Benim için öldürüyor şahsen. O gizem gidince, geriye sadece bir Instagram fenomeni kalıyor ki bunun da sinemayla ne alakası var anlamıyorum ben. Hiçbir şey anlamıyorum zaten bu devirde ya.

Aslında şey de var, yani sektör de değişti tabii. Para para para. Yatırımcılar, yapımcılar, herkes garantici. Kim risk alsın ki şimdi? Üzerine kumar oynayacağın, tek başına filmi sırtlayacak bir aktör mü? Yoksa hazır, denenmiş, tutmuş bir formülün, bir markanın peşinden mi gidelim? İkincisi daha kolay değil mi? Hani o kahraman kostümünü giy, iki efekt yap, bilmem kaç yüz milyon doları kasaya koy. İşte bu kadar basit aslında…

Yok, basit değil. Hiç basit değil hatta. Çünkü bu böyle devam ederse, sinemanın ruhu diye bir şey kalmayacak. Kuru bir teknoloji şovuna dönüşecek. Belki de dönüştü bile… Benim için dönüştü. Ya da ne bileyim, belki de ben yaşlandım da her şeye böyle eleştirel bakıyorumdur. Hani bu eski insanlar hep der ya “Bizim zamanımızda şöyleydi, böyleydi.” Belki de ben de o duruma düştüm, kim bilir? Aman, neyse.

Bir film izliyorum geçenlerde, tam böyle duygusal bir an, başrol oyuncusu bir şeyler anlatıyor, derin derin… Hop, bir zoom yapıyorlar oyuncunun kolundaki saate. Saniyelerce saat ekranda kalıyor, sonra geri çekiliyor. Ya arkadaşım, saati niye gösteriyorsun bu kadar? Anladık, pahalı bir marka. Anladık, sponsor. Ama o anın büyüsünü ne hale getirdin, farkında mısın? Böyle mi olması lazım gerçekten.

A close-up shot of a luxury watch on an actor's wrist in a dramatic film scene, with the actor's face slightly out of focus in the background, showing a subtle expression of dismay.

Bu arada şey, biz ne konuşuyorduk ya? Ha, perde yıldızları. Yani, benim dedem zamanında sinemaya gidermiş, o kadar parası yokmuş ama sırf filanca oyuncuyu görmek için karnından kısıp bilet alırmış. Vay be. Şimdi kim yapar bunu? Bir marka için mi karnından kısıp bilet alacak insanlar? Markaların kahramanlaştığı, oyuncuların ise figüranlaştığı bu sinema endüstrisi kendi kendini yedi bitirdi aslında. Kendi ikonlarını falan tüketti. Bayağı bayağı çöp etti yani.

Dediğim gibi, belki de ben çok şey bekliyorumdur, hani bu eski kafalı hallerim falan… Ama ne bileyim, bir şeyler eksik ya. Çok eksik. Hani bir tat var ama lezzet yok gibi bir durum. Ruhsuz… İşte o. Ruhsuz. Ne diyeyim ki şimdi ben.

Neyse, ben gidip kendime bir fincan çay yapayım en iyisi. Belki de bu zihnimdeki karmaşa biraz durulur. Durulur mu? Hiç sanmıyorum.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir