Karanlık Salonun Kutsallığı Bitti mi? Perdede Işıktan Çok Telefon Feneri Görüyoruz!

Oysa sinema, bilirsiniz hani, girersin içeriye—kapıda biletçi amcaya şöyle bir baş selamı verilir falan, biletine bakılır, kokoreççi teyzeye selam verilir geçilir—bir ayin gibiydi eskiden; o karanlık salonda oturup kendini o devasa perdenin büyüsüne bırakmak, o kolektif sessizliğin içinde, yandaki adamın nefes alışını bile duymadan, başka bir boyuta geçmek… Neyse, öyle hayal meyal anılar şimdi bunlar, rüyalarda kaldı galiba hepsi. Ben diyorum ki o salonların kutsallığı falan kalmadı arkadaş, bitti. Bitti mi ne, bilmiyorum ki… Belki de bitmedi de biz bitirdik. Kendi elimizle, evet.

Bakıyorsun, ha şöyle bir göz gezdireyim diyorsun, hani film öncesi o garip reklam cümbüşü var ya, o bitince, hafiften ışıklar sönmeye başlayınca, böyle bir bekleyiş var insanlarda; yok, artık öyle bir bekleyiş falan da kalmadı, ne alaka. Herkes elinde bir fener, el feneri değil ama, bildiğin telefon ekranı yani, cep telefonu ekranı, koca koca tabletler falan, bir bakıyorsun, o karanlık salonda ışıklı bir tarla var sanki, ekinler yeşermiş de her birinin üstünde minnacık birer lamba yanıyor gibi, öyle bir şey işte.

Kimsenin gözü perdede değil. Ya da dur, perdede olsa bile, o yandaki, alttaki, çaprazdaki telefonun titrek, aptal ışığı yüzünden filmle arana o bildiğin kalın mı kalın, görünmez ama her yeri kaplayan o iğrenç perdeyi çekiyor, sanki tam gözünün önüne konmuş bir tül gibi, rahatsız edici, iğrenç bir tül bu! Kafayı yiyeceğim. Hani ben de bazen çıkarıyorum, bir saate bakayım diyorum, evet, insanım ben de. Ama abartma, bir saniye bakıp hemen kapatmak var, bir de filmin en can alıcı yerinde Whatsapp gruplarında yazışmak var. Ne bileyim, Instagram hikayesi mi bakıyorsun, kim kiminle nerede, ne yemiş onu mu kurcalıyorsun? Bilmiyorum ki! Yemin ediyorum sinema salonunda değil de, sanki bir kafede oturuyoruz, bir arkadaş sohbeti masası, öyle yani, garip.

Bir de şu telefon çalanlar var. Ha bak, bu bambaşka bir şey. Bu bir görgü meselesi bile değil, bildiğin psikolojik bir vaka bence. Salona giriyorsun, dünyanın parasını bayılmışsın bir bilete, yanında bir de patlamış mısır aldın, kola aldın, o da ayrı bir olay zaten, o mısırın, kolanın sesi, hani o da bir yerde kabul edilebilir ama, o telefon sesi var ya… Dangır dongur, ya da o iğrenç zil sesleri, hani o klasik Nokia melodileri falan var ya, hala kullananlar var, inanamıyorum ya. Açıyor bir de telefonu, sanki evinde oturuyor, “He canım, aynen, sinemadayım işte, film seyrediyorum, ne oldu? Yok canım ya, bir şey olmaz, söyle ne diyecektin?” Böyle yüksek sesle konuşuyor, bütün salon duyuyor onun bütün derdini, sıkıntısını, hangi eş dost akrabası aradı, kiminle ne işi var, ne oldu, ne bitti. Arkadaşım, bu ne ya? Bu nasıl bir saygısızlık?

A dimly lit cinema audience, but instead of faces illuminated by the screen, many small, bright smartphone screens glow in the darkness, distracting from the large movie screen.

Hani tamam, sinemaya gelmişsin, hani biraz keyif alalım istiyorsun. Ama yok. O salona girdiğin an, sanki bir çeşit görgü kuralları çöplüğüne düşüyorsun. Hani sanki bir tür arena, bir gladyatör dövüşü gibi, kimin egosu daha büyük, kim daha çok umursamaz, kim daha arsız… Öyle bir yarış hali var sanki. Geçenlerde mesela, bir tane abi, kargo kamyonu gibi geçti önümden, filmin tam ortasında, elinde bilmem ne, koskoca su şişeleri falan, hani sanki ev taşıyor. Bir de filmde zaten en sevmediğim sahne, hani filmin ortasında o sessizlik, o gerilim yükselmiş, falan… Tak, o abi takılıyor bir yere, devrilen sular, tıkır tıkır sesler… Ne alakası var şimdi! Deliriyordum ya. Kendi kendime konuşuyorum tabii orada, ne yapacaksın ki, döndüm baktım suratına, hiç umrunda değil adamın. Bir de suratıma baktı böyle, sanki ben suçluyum, neden ona kötü kötü bakıyorum.

Büyük perdenin büyüsü, o sinemanın ruhu falan, o kocaman ekranda kendini kaybetme hali, o bireysel egoların gölgesinde mi kalıyor ne? Ya da biz mi çok mu modernleştik, ya da tam tersi ilkel mi bir hale geldik? Bilmiyorum ki. Hani eskiden sinemaya gitmek, böyle bir özel olaydı, bir kutlama gibiydi. En güzel giysilerini giyerlerdi insanlar, hani bir saygı duruşu gibiydi o salona, o filme, o sanat eserine. Şimdi pijamayla gelen mi dersin, hani ayakkabısını çıkarıp ayağını öndeki koltuğa atan mı dersin, her şey var.

Bir de o bitmek bilmeyen fısıltılar. Fısıltı diyorum da, bildiğin bağırıyorlar aslında. “Aaa, bak bu o değil miydi, hani o kız vardı ya, şuydu, buydu…” Sanki yanında oturup dedikodu yapmaya gelmiş, evet ya, aynen öyle. Ne bileyim, bir de o koltuk tekmeleme olayı var. Çocuğunu almış getirmiş, çocuk oturuyor arkada, hani çocuktur, hareketli olur tabii, ama annesi, babası hiçbir şey demiyor, sürekli böyle, “tak tak tak” diye vuruyor koltuğuma. Ne yapacağım ben şimdi, döneyim de mi kızayım çocuğa? E o da ayıp, değil mi? Ama işte annesi, babası hiçbir şey demiyor. Bazen öyle olur ki, dönerim, böyle bir bakarım anasına babasına, hani böyle bir mesaj vereyim, ne bileyim, anlamıyorlar ki. Gözlerime bakıyorlar, suratımda sanki bir araba lastiği ezilmiş gibi bir ifadeyle… Yok. Anlamıyorlar. Ya da anlamak istemiyorlar. Aslında tam tersi, anlamış gibi yapıp daha çok yapıyorlar, öyle bir şey.

A close-up of a person's hand holding a glowing smartphone, its light casting shadows on their face, while the background is blurry, suggesting a dark cinema hall and a faint movie screen.

Geçenlerde, yani hani bir hafta falan oldu, aslında daha fazla oldu da neyse, bir filme gittim. Hani çok beklediğim bir filmdi. Fragmanları falan dönüyordu sürekli. Çok heyecanlanmıştım. Gittik, tam böyle filmin can alıcı yerinde, bir çift geldi, filmin ortasında, ışıklar da söndü zaten, ellerinde bir sürü yiyecek, içecek, hani öyle bir girdiler ki, bir de yerleri en öndeydi. Koridorda böyle pat pat, bütün salon onlara baktı. Bıraksana o yiyecekleri dışarıda, ya da hani filmin başında gel, ne işin var filmin ortasında. Bir de oturacakları yeri bulana kadar milletin kafasına kafasına değdiler, sonra kendi yerlerine oturdular, sonra da film boyunca tıkır tıkır bir şeyler yediler. Sanki bir piknik alanına gelmişler, sinema salonu değil de. Aman, neyse.

Hani bir de şey var, böyle filmin sonunda, hani o kredi yazıları falan akıyor ya, hani bir saygı duruşudur o aslında, ne bileyim, emeğe saygı. Ama yok. Daha kredi yazıları başlamadan, ilk isimler düşmeye başlamadan, herkes bir anda fırlıyor ayağa, kapılara doğru bir hücum. Sanki bir yangın çıkmış, panik hali, sanki dünyanın sonu gelmiş de oradan kaçmaya çalışıyorlar. Ya dursana iki dakika be arkadaş, sanki dışarıda seni ne bekliyor, hani bir acelen ne yani, iki dakika bekle, o emek verenlerin isimlerini falan gör, saygı göster biraz. Hayır yani, ne bekliyor onları dışarıda? Evde çayları mı demlenmiş, ne bileyim, dünyanın en acil işi mi var? Sanmıyorum. Sadece bir acelecilik, bir sabırsızlık, bir saygısızlık. Bir şeyi bitirmeden yenisine koşma hali. Tüketim toplumu derler ya, evet, aynen öyle. Tüketiyoruz, her şeyi, her anı, hiçbir şeye kıymet vermeden, hiçbir şeye anlam katmadan.

Ya da belki de ben fazla abartıyorumdur, ne bileyim. Hani belki de yeni nesil böyle, onlar için bu normal bir şeydir. Belki de sinema dediğin, artık hani sadece bir arka plan, bir fon müziği gibi bir şey, orada duruyor da sen kendi hayatını yaşıyorsun falan. Belki de ben yaşlandım, ne bileyim, huysuz ihtiyar oldum çıktım. Ama hani o eski günlerin tadı, tuzu… O kaybolan sihir… Gerçekten içimi acıtıyor. O karanlık salonun kutsallığı, o sessizlik, o perdenin büyüsü… Hepsi böyle bir avuç kü


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir