“Mühim” Olma Hırsı: Sinema, Ödül Podyumuna Çıkmak İçin Ruhunu Ne Zaman Sattı?

Yani ne bileyim, bir film seyrediyorsun. Hani böyle ‘aaaa, bak bu çok önemli bir film’ diyor herkes etrafında. Koyu renkler, ağır müzikler, oyuncular kendilerini parçalamış, gözlerinde sürekli bir hüzün. Belki bir sosyal mesaj, didaktik mi dersin, ne dersen de, böyle alnına yapıştırılmış gibi duruyor. İşte tam da orada, o an, o ‘önemli’ filmin aslında ne kadar boş, ne kadar ruhsuz olduğunu hissediyorsun. Sanki bir liste var, tik atılacak maddeler… Kafa salladın mı, ağladın mı, ‘vay be ne derin konu’ dedin mi… Tamamdır, ödül formuna uygun, hazmedilmiş.

Geçenlerde bir arkadaşım, ki kendisi sinema aşığıdır, ama hani o eski, ‘kirli’ sinemaya aşıktır, neyse, işte o arkadaşım dedi ki “Sinema ruhunu ne zaman sattı? Ne zaman bu kadar hesapçı oldu?” Şey, bilmem ki ben de. Belki de hep böyleydi de bizim mi haberimiz yoktu? Ya da vazgeçtim, öyle değil. Sanatın doğasında bir isyan, bir aykırılık vardır hani. Kural tanımazlık, hatta kuralları yıkıp yeniden inşa etme arzusu. Şimdi ise kurallar önceden belirlenmiş, reçeteler hazırmış gibi çekiliyor filmler.

Bakıyorsun listelere, ödül törenlerine giden filmlerin çoğu benzer bir şablona sıkışmış. Hep bir ‘duyarlılık’ yarışıdır bu. Acı, çile, mağduriyet… Elbette bunlar hayatta var, gözümüzü kapatacak değiliz. Ama her şeyi bir podyumda sergilenen bir ‘ürün’ gibi sunmak, hele ki bunu yaparken seyircinin duygularına o kadar manipülatif bir şekilde oynamak, bu beni çıldırtıyor bazen. Sanat, sorgulatmalı, rahatsız etmeli evet. Ama bu, her dramın üzerine bir “ödül avcısı sosu” döküp önümüze koymak değil. O sosun tadı acı değil, yapay tatlandırıcılı. Biliyorum, biraz sert bir tabir ama ne yapayım, içimden geçen bu.

Hani bir de, filmlerin “eleştirel beğeni” denilen o tuhaf canavarın pençesine düşmesi var ki… Aman tanrım. Eleştirmenler, bazıları, ki kendilerine saygım sonsuz, ama bazıları da var ki, kendi ideolojilerine, kendi beklentilerine uymayan her şeye burun kıvırıyorlar. Sanki bir film çekilirken önce eleştiri yazısı taslağı hazırlanıyor gibi bir hal var ortada. Yönetmen de, senarist de, oyuncu da, o görünmez eleştirmen jürisinin gözünde ‘iyi’ olmak için didiniyor. Eee, peki o zaman sinemanın varoluş nedeni neydi? Bir hikaye anlatmak mı, bir duyguyu aktarmak mı, yoksa bir grup insanın onayını almak mı?

Geçenlerde bir yönetmenle sohbet ediyorduk, adı bende kalsın şimdi, eski dostum. Anlattı ki, “Abi, senaryoyu yazıyorum, sürekli aklıma o geliyor. ‘Acaba buna ne derler? Bu mesaj yeterince güçlü mü? Acaba bunu hangi kategoriye sokarlar?’ diye diye kendi kendimi yiyorum.” Adamın gözlerinin feri sönmüştü yemin ederim. Oysa o eskiden, hani böyle kamerasını alıp dağ tepe demeden koşturan, kendi küçük hikayelerini kimseye aldırış etmeden çeken bir adamdı. Şimdi ise, bir ödül maratonunun ortasında nefes nefese kalmış bir atlet gibi.

A close-up of a film director looking stressed, with multiple awards blurred in the background, a conflicted expression on his face.

Bakın, yanlış anlaşılmasın, ödüller önemli değil demiyorum. Sanatçının emeğinin takdir edilmesi, yeni kapılar açması, bunlar şahane şeyler. Ama bu işin dengesi şaşınca, hani tartının kefesi bir tarafa yatınca, işte o zaman sıkıntı başlıyor. O zaman ‘gerçek’ olan kayboluyor, ‘yapılmış’ olan öne çıkıyor. Bazen filmlerin o kadar “mühim” olmaya çalıştığını görüyorsun ki, o kadar kasmış ki kendini, o samimiyet, o içtenlik, o hamlık… hepsi podyum ışıklarının altında eriyip gidiyor. Erimek ne kelime, buharlaşıyor, buhar! Sanki filmi çekerken değil de, ödül konuşması yaparken daha çok düşünülmüş sahneler oluyor bazen, şaka değil.

Aklıma gelmişken, hani bazen markette sıra beklerken öyle saçma sapan şeyler düşünürüm ya, geçen yine tam da bu ‘mühim olma’ takıntısı aklıma geldi. Önümdeki teyze elindeki bisküvi paketine bakıp “Bundan alsam da eve götürsem, ayıp olur mu, misafire ikram edilmez ki şimdi bu ‘basit’ ürün” dedi. Düşünsenize, bir bisküvinin bile bir ‘statüsü’ var artık. Misafire ikram edilecek bisküvi, edilmeyecek bisküvi… Ya arkadaş, tadı güzelse al, ye işte! Kime ne? Ha işte, sinema da aynı hesap. Bir film iyi mi, dokunuyor mu sana, izlerken başka dünyalara götürüyor mu? Yoksa ‘misafire ikram edilecek’ kadar ‘prestijli’ mi? Ne saçma bir kıstas bu!!!

Şimdi mesela, hangi filmi izlesek, hemen bir ön bilgi arayışı… ‘Ödül aldı mı?’ ‘Hangi festivallerden döndü?’ ‘Eleştirmenler ne dedi?’ Ya bir filmi sadece kendini vererek, hiçbir ön yargı olmadan izleyemeyecek miyiz artık?? Hani böyle bir gecenin köründe, kafan şişkin, ruhun yorgun, rastgele bir şeye denk gelip de ‘vay be’ diyebilmek… O kendiliğinden keşfetme ruhu var ya, işte o bitiyor, bitiyor!

A person sitting alone in a dark cinema, bathed in the faint glow of the screen, looking pensive but also a bit lost, popcorn scattered around them.

Bir de şu var tabii, didaktik mesajlar. Hani böyle filmin başında bir sorun ortaya konulur, sonra karakterler o sorun etrafında döner durur, en sonda da bize dersimizi verir. Sanki biz kendi başımıza düşünemiyoruz, kendi başımıza yorumlayamıyoruz. Yahu sanat, sorular sormaktır, cevapları vermek değil. Cevabı veren, bilakis sanatı bir propagandaya, bir ders kitabına çevirir. Ve bu da o ‘mühim olma’ hırsının başka bir tezahürü işte, insanları belli bir yöne çekme, onlara ne düşüneceklerini dikte etme çabası. Çok sinir bozucu.

Film çeken arkadaşlarım var, daha bağımsız takılanlar. Onlar anlatıyor, festival başvurularında bile artık ‘ne kadar güncel bir meseleye dokunuyor?’, ‘ne kadar uluslararası bir mesaj veriyor?’ gibi soruların ön plana çıktığını. Yani hikayenin kendisi, karakterlerin derinliği, sinematografinin güzelliği ikinci planda. İlk planda, o ‘sosyal sorumluluk’ kılıfına ne kadar uygun olduğu. Anladın mı? Ruh meselesi değil bu, bir pazarlama meselesi.

Şu an sinema sanki devasa bir Oscar partisine hazırlanıyor. Herkes en şık, en ‘doğru’ kıyafetini giymiş, elinde en ‘anlamlı’ içkisini tutuyor. Ama içki mi o, yoksa sadece renkli bir su mu, tadı tuzu olmayan… Bilmiyorum ki. Belki de ben çok eski kafalıyım. Belki de bu ‘yeni dünya düzeni’nde sanat dediğin şey de böyle evrilmeliydi. Her şeyin bir algı yönetimi olduğu bu çağda, sinema neden farklı olsun ki? Ama neyse… Ben yine de o eski, tozlu sinema salonlarını özlüyorum, hani böyle sigara kokan, koltukları yırtık pırtık ama perdede gerçek hikayeler dönen salonları.

Bir de şu ‘özenle seçilmiş sosyal dramalar’ var. Yani her yer, her millet kendine göre bir dram bulmuş da, sanki hepsi aynı formülle çekilmiş gibi. Hepsi acı, hepsi hüzünlü, hepsi ‘insanlık dersi’ vermeye çalışıyor. Yeter be kardeşim! Hayat sadece bundan ibaret değil ki. Nerede o absürtlükler, nerede o saf eğlence, nerede o sadece gülmek için izlenen ama arkasında inanılmaz bir zeka barındıran filmler? Onlar sanırım ‘ödüllük’ değil. ‘Mühim’ değil. Hani bir laf vardır ya, ‘herkes cennete gitmek ister ama kimse ölmek istemez’. İşte aynı hesap. Herkes ödül ister ama kimse ‘gerçek’ film çekmek için risk almak istemez. Risk mi? Ne riski? Zaten formül belli, niye riske giresin ki…

A chaotic red carpet event, flashing cameras, but the expressions of the celebrities are strained and artificial, as if they are performing rather than enjoying.

Bazen düşünüyorum, acaba bu durum ne zaman patlar? Ne zaman insanlar bu ‘mühim’ filmlerden, bu didaktik mesajlardan, bu yapay duygulardan sıkılırlar da ‘yeter artık!’ derler. Hani bir film izlersin, bitince bir boşluk hissedersin ya, o kadar uğraşmışlar, o kadar emek harcamışlar ama senin içindeki o ‘bir şey’e dokunamamış. İşte o boşluk var ya, o giderek büyüyor. Gitgide… Boşlukta yankılanan bir ödül sesi… Ne bileyim, gidip bir çay koyayım en iyisi.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir