Perde, “Ayaklanma Posteri”ne Dönüştü: Sinema’nın Konforlu Asiliği ve Gerçek Rahatsız Edememe Hali
Şimdi şöyle bir durum var hani yıllardır bu film festivalleri falan, o sinema eleştirmenlerinin o “derin” analizleri eee anlatırım dururum kendime bazen gerçekten ne işe yarıyor bu gürültü diye. Ya da vazgeçtim ya ne gürültüsü ne alakası var şimdi hani o kadar da değil. Ama düşündükçe kafam karışıyor çünkü hep bir “sinema toplumu aydınlatır” “sinema sorgulatır” havaları filan ama ne bileyim yani. Gerçekten rahatsız ediyor mu bu sinema bizi? Gerçekten o gişe kaygısını o prodüktörün “abi bu iş yapar mı” korkusunu bir kenara bırakıp da al sana tokat gibi bir gerçek diyebiliyor mu? Yok ya.
Geçen hafta mesela televizyonda rastladım bir filme, ismi önemli değil hatta. Çok “cesur” bir konuyu ele alıyordu güya, böyle toplumun tabularına kafa tutan, ezber bozan falan bir şeyler. İzledim bir süre hani. İyi, güzel başlamış hani karakterler de derin, oyunculuklar da fena değil ama ne oldu biliyor musunuz? Bir yerden sonra anladım ki o “cesurluk” dediğimiz şey aslında belli bir konfor alanının içinde dönüp duruyor böyle evcil bir hayvan gibi. Yani o kadar da derine inmiyor öyle falan. Sanki diyor ki “Bakın biz ne kadar farklıyız, ne kadar muhalifiz!” ama aslında herkese dokunacak o jilet keskinliğinde bir eleştiriye asla ulaşmıyor.
Menduh Biçer olarak yıllardır bu işin içinde yuvarlanıp gidiyoruz neyse işte ne görelim ne izleyelim dertleri falan ama esas mesele başka. Şimdi bu sinema denen şey bir dönem gerçekten de bir ayaklanma posteri gibiydi değil mi? Bakıyordun şaşırıyordun “vay be bunu da mı söylemişler” diyordun hatta. Ama şimdiki filmlere bakıyorum da genellikle o afişler o tanıtımlar daha çok “ayaklanma posteri” modunda. Film desen hani içinden bir bardak soğuk su bile geçmiyor boğazından.
Ne o öyle gişe baskısı dedikleri şey zaten başlı başına bir felaket. Yani bir yönetmen bir senarist bir şeyler anlatmak istiyor kafasında o var ama sonra biri geliyor omuzuna dokunuyor “Abi bak bu böyle olmaz izleyici bunu sevmez sonra batarız biliyor musun” diyor. E ne anladık biz bu işten? Ne kaldı geriye o zaman o sanatın ruhundan o “gerçek”ten? Bir avuç kırık dökük cam parçası gibi bir şeyler işte. Yani o “toplumsal onay kaygısı” var ya içlerine işlemiş resmen. Herkesin ayyy ne güzel olmuş dediği filmleri yapma derdi böyle salgın gibi.

Geçen bizim mahalledeki kasap amca var Muhittin abi hani biliyorsunuzdur o da sever film izlemeyi muhabbet ederken dedi ki bana “Menduh bey bu filmler hep aynı tat vermiyor mu sana da?” Ben dedim “Muhittin abi ne güzel söylemişsin vallahi” aynen öyle yani o kadar benziyor ki hepsi birbirine. Hani bir yerden sonra sadece renkler farklı müzikler farklı karakterler farklı ama anlattıkları şey aşağı yukarı aynı tatta bir yemek gibi. Yiyorsun ama doyduğunu hissetmiyorsun. Ne bileyim. Tuzsuz yemek gibi.
Hani bir de bu “konforlu asilik” durumu var ya. Bu ne demek şimdi? Şey hani isyankar olalım ama çok da rahatımız bozulmasın. Kimse bize kötü gözle bakmasın hatta ödül falan alalım mümkünse. İşte tam da bu! Sinema kendini “protest” “muhalif” gibi göstermeyi pek seviyor evet ama bu muhaliflik bile belli bir çerçevede. Çizgileri asla aşmıyor çünkü eğer aşarsa o zaman finansman bulamaz festivallere katılamaz eleştirmenlerden iyi not alamaz filan filan. Kısacası o “risk” denen şeyden ödleri patlıyor.
Peki ya gerçek rahatsız etme hali? O ne oldu ona??? O nerede kaldı? Yani öyle bir film yap ki izleyici evine gittiğinde sabaha kadar uyuyamasın düşünsün “ben ne biçim bir hayat yaşıyorum” desin “dünya bu muymuş” diye kalsın. Böyle tokat gibi çarpsın o yumuşacık koltuktan kalktığında. Ama yok. Biz genelde ne yapıyoruz? Bir şeyler izliyoruz sonra kalkıp popüler bir film hakkında Twitter’da iki laf edip hani o “entelektüel” duruşumuzu sergiliyoruz sonra da ertesi gün işimize gücümüze devam ediyoruz. Hiçbir şey değişmiyor. Ya da değişmiş gibi yapıyoruz.
Aslında mesele sadece sinema da değil hani. Bütün o “sanat” denen kavramın modern hali bu biraz da galiba. Bir şeyleri sorguluyor gibi yapıyoruz ama o sorgulama bile o kadar yüzeysel o kadar kabukta kalıyor ki gerçek anlamda bir dönüşüm yaratamıyor. Çünkü dönüşüm sancılı bir şeydir rahatsız edicidir. Kim ister ki rahatsız edilmeyi özellikle de bilet parası ödeyip koltuğa oturmuşken?
Şey diyorlar bazen “ama gişe yapmazsa film çekemezler”. Doğru. Ama o zaman da sormazlar mı adama “ne işin var senin sanatla o zaman git ticari film yap eğlendir insanları olsun bitsin” diye? İkisini bir arada götürme çabası var ya işte o iki sandalyede birden oturma sevdası. O yüzden ne o oluyor ne bu. Ortada bir yerde böyle mayhoş bir şey kalıyor. Böyle soğumuş çay tadında gerçekler gibi. Yani ne içim ısınıyor ne ferahlıyorum garip.

Ne diyordum ben? Heh, bu sinema dediğimiz şey aslında bir çeşit ayna. Ama nasıl bir ayna biliyor musunuz? Böyle hafif buğulu, biraz da kirli bir ayna. Yani sana tam gerçeği göstermiyor. Gösterse bile kendi istediği gibi büküyor, çarpıtıyor. Çünkü asıl gerçeğin rahatsız edici olduğunu, insanların o rahatsız edici şeylerle yüzleşmek istemediğini çok iyi biliyorlar. O yüzden de daha çok “izleyici dostu” “festival dostu” filmler ortaya çıkıyor. Böyle hem eleştirel görünsün hem de kimseyi kırmasın. Aman neyse…
Bazen düşünüyorum acaba diyorum benim mi beklentim çok yüksek? Belki de bu kadarını beklemememiz gerekiyordur bu sanattan falan. Belki de bu devirde o “gerçek” dediğimiz şey o kadar karmaşık o kadar içinden çıkılmaz bir hale geldi ki kimse onu tam olarak yansıtmaya cesaret edemiyordur. Ya da haklılardır. Belki de insanlar sadece kaçmak istiyorlardır hani o gri hayatlarından iki saatliğine. Bilmiyorum ki.
Ama ben yine de o eski günleri arıyorum ha. O bir filmi izleyip çıktığında dünya bambaşka bir yer olmuş gibi hissettiğin o günleri. Hani o kafana dank eden o zihnini altüst eden o filmleri. Şimdi? Şimdi kalkıp gidip bir çay koyayım en iyisi. Belki daha iyi gelir.


Bir yanıt yazın