Perdenin Saklambaç Oyunu: Sinema, Sanatı Ne Zaman Kendi ‘Meta-Yorum’una Feda Etti?

Yine o filmden çıktım geçenlerde, hani şu herkesin ‘çok derin’, ‘zekice’ dediği şeyden; kafam kazan gibi. Yok efendim, bu film aslında filmin kendisi hakkında, bak sen… Perde, aynen bizim evin aynası gibi durmuş orada durmadan kendini gösteriyor artık. Sıkıldım, valla billa sıkıldım. Eskiden bir hikaye anlatırdı film dediğin, oturdun mu kaptırırdın kendini, unuttururdu sana beş kuruşsuz kaldığını, aşk acısını, o banka borcunu… Şimdi? Şimdi oturduğun an sana “unutma, bu sadece bir film” diye fısıldayan bir baş belasına dönüştü her şey.

Ya bu neyin kafasıdır? Hani filmin içinde bir karakter çıkıp da “Vay be, senaryo da ne acayip ilerliyor değil mi?” dese, şaşırmayacağım artık. Zaten o raddeye geldik bence, hatta geçti bile. Yönetmenler de, senaristler de, hatta o sözde eleştirmenler de birbirine bakıp “Kim daha entelektüel duracak bu hafta? Kim daha çok katmanlı, daha çok kendi içine kıvrılmış, daha çok kendini yiyen bir iş çıkaracak?” diye yarışıyor sanki. Ee, biz? Biz o arada nerede kaldık, izleyici denen gariban güruh? Salonun karanlığında, patlamış mısır taneleriyle boğuşup, “Şimdi bu ne anlama geliyor acaba yaa?” diye kafamızı kaşıyarak… Sanki bir bulmaca çözüyoruz, bir sanat eseriyle baş başa kalmıyoruz. Hayır, çözemediğimiz bulmacanın kendisi olduğumuzu sanıyorlar belki de, kim bilir!

Geçenlerde, o malum yönetmenin son filmi. Adını anmak bile istemiyorum, o kadar sıkıcıydı ki hayatımın iki saatini çaldı. Yok efendim, filmin başrol karakteri aslında yönetmenin ta kendisiymiş, filmin yapım sürecinin zorluklarını anlatıyormuş falan. E iyi de, benim neyime o süreç? Ben salona kendi dertlerimden kaçmak için geliyorum, adam bana kendi dertlerini dayatıyor, kendi egosunun aynasında oynaşan meta-oyunlarını. Hem de bilet parası ödeyip, neyse… Ya ben mi yanlış anlıyorum, ya da haklılardır belki de, bu işler benim kafamı aşıyor artık.

A vintage film projector casting light onto a blank screen in a dark, empty cinema hall, symbolizing a lost connection to pure storytelling, with dust motes dancing in the beam.

Hani bir ara bu postmodernizm muhabbeti vardı, herkes ona sarılıyordu ya, sanki o hiç bitmedi bu sinema dünyasında. Tam tersine, evrimleşmiş, mutasyona uğramış. Artık sadece referans değil mesele, kendini referansın kendisi sanmak. Kendi kuyruğunu yiyen bir yılan gibi, kendi içine kapanan bir sonsuz döngü. Bir film, başka bir filmi referans gösterir, o da başka bir yönetmenin önceki filmine gönderme yapar, derken bir bakmışsın bir labirentin ortasındasın. Çıkış yok. Her yol kendi içine çıkıyor. Sanki hepsi aynı DNA’yı paylaşıyor, ne bileyim genetik kodları mı karıştı bunların? Yoksa hepsi birbirine bakıp kopyala yapıştır mı yapıyor… Aman neyse.

Kendi referanslarına boğulmak nedir allah aşkına? Sanki bu yönetmenlerin hepsi, izleyicinin “Aaa, bak bu şuna gönderme yapmış!” diye haykırması için film yapıyor. Bilgi yarışması mı izliyoruz biz, sinema filmi mi? Hani tamam, birkaç ufak nüans, hoş jestler eyvallah. Ama filmin omurgasını bunun üzerine kurmak, tüm o hikaye anlatma yükünü, o ‘meta’ dediğimiz ucube yorumun üzerine yıkmak resmen tembellik. Sanatçı tembelliği. Ya da korku. Hikaye anlatmaktan korkuyorlar bence, o yüzden arkasına saklanıyorlar. Kendi varoluşsal krizlerini perdeye yansıtıyorlar ki, “Aaa, ne derin bir sanatçı” desinler. Geçin bunları, geçin.

Şey, bu arada dün akşam bizim mahallede yeni bir kebapçı açılmış. Valla çok güzel kokular geliyordu, bir ara bir uğrayıp deneyeceğim. Hani insan bazen basit şeylere ihtiyaç duyar ya, öyle işte. Derinlikten falan uzak, direkt karnını doyurur, damağını şenlendirir. Film de öyle olmalıydı bence. Önce o temel ihtiyacımızı karşılamalıydı, sonra isterse üzerine felsefe inşa etsin, ne bileyim…

Yok, yok, konuyu dağıtmayayım şimdi. Benim asıl derdim, bu ekranın, bu perdenin bir ‘ayna’ya dönüşmesi. Sürekli kendine bakan, kendini yansıtan. Hani sen aynaya bakıp kendinle konuşur musun öyle saatlerce? Sanat dediğin, hayatın kendisiyle konuşmalıydı, bizi hayatın ta içine çekmeliydi. Ne bileyim, bir duygu vermeli, bir düşünce tohumu ekmeliydi içimize. Şimdi o tohumu ekmeden, toprağın kendisini tartışmaya açıyorlar sürekli. Toprak kendini niye tartışsın ki? Tohumu bekler o, suyu bekler…

A dimly lit, cluttered study with an old, worn armchair, a half-finished cup of coffee, and stacks of books and papers, representing the columnist's chaotic and introspective workspace.

Bir de şu ‘bu bir film’ hatırlatması meselesi var ki, beni çıldırtıyor. Kim unuttu ki bu bir film olduğunu? Aptal mıyız biz? Biliyoruz elbette, izlediğimiz şeyin kurgu olduğunu, orada oynayanların oyuncu olduğunu. Ama mesele de tam olarak bu değil miydi zaten, o kurgunun içinde kaybolmak, o oyuncunun gerçekten o karakter olduğuna inanmak, o iki saatliğine o dünyanın parçası olmak? Şimdi gelmişler, “Hop, dur bakalım, o kadar da kaptırma kendini, bu kurgu, bu bir set, bu bir illüzyon…” diyorlar. Ne anladım ben o zaman o illüzyondan? Büyü bozuldu bir kere, geri gelmez. Büyü bozucu oldular resmen, sihir falan kalmadı.

Hani bazı yönetmenler var ya, kendi filmlerinde cameo falan yaparlar. Eskiden hoşumuza giderdi, hani bir imza gibiydi. Şimdi film başlı başına bir cameo zaten, yönetmenin kendi egosunun, kendi sanatsal bunalımlarının büyük, devasa bir cameosuna dönüştü. İzleyicinin gözünden değil, kendi gözünden bakıyor her şeye. Kendi iç dünyası, kendi entelektüel oyunları, kendi varoluşsal krizleri… Sanki bizim dertlerimiz azdı da, bir de bunlarınkini dinleyeceğiz diye oturduk salona. Yok efendim, bu karakter aslında benim çocukluğumda yaşadığım travmaların bir yansımasıymış, bu sahnedeki o kırmızı araba aslında benim ilk arabammış falan… Aman, gerçekten mi??? Kime ne bundan Allah aşkına?

Bu saklambaç oyunu yordu beni. Perde bizden neyi saklıyor? Gerçek bir deneyimi mi? Yoksa kendi yetersizliklerini mi örtbas etmeye çalışıyor? Artık samimi bir hikaye anlatma cesareti mi kalmadı bunlarda? Ya da vazgeçtim, belki de ben fazla gelenekselimdir, ne bileyim. Bu yeni nesil izleyici sever belki bu meta-muhabbetleri. Hani o sosyal medyada sürekli kendini etiketleyen, her şeyi üzerine yorum yapan, her şeyi bir post’a dönüştüren kafa yapısına uyuyordur belki de bu sinema. Bilmiyorum, valla artık anlamıyorum. Yaşlandım galiba.

A close-up of an old, slightly cracked cinema ticket stub, blurred in the foreground, with a flickering light of a projector visible in the background, symbolizing fleeting memories and the changing nature of the cinema experience.

Hani bir de şu dijitalleşme muhabbeti var. Her şey o kadar sanal ki, bir de filmler de mi sanallığını, kendi yapaylığını sorgulasın? Yoksa bu bir kendini doğrulama çabası mı? Hani “Biz yapayız ama bilinçliyiz, bak bunu size söylüyoruz” diye bir tür savunma mekanizması mı geliştirdiler? Beynim yandı düşünmekten. Birkaç gün önce evde oturmuş o eski Türk filmlerinden birini izliyorum; Kemal Sunal’ınkilerden biriydi herhalde. Gülmekten öldüm, hem de bildiğim tüm sahneleri, tüm esprileri ezbere bilmeme rağmen. Hiçbir meta-yorum yoktu orada, sadece bir hikaye, sadece bir insanlık hali, bir samimiyet. Belki de özlediğimiz o samimiyet, o içtenlik. Artık bu yapay entelektüel kasıntının içinde, o basit, saf duyguyu bulamıyoruz. Sanat dediğin, öncelikle duygulara hitap etmeliydi, değil mi?

Neyse, gerçekten yoruldum bu konuyu düşünmekten. Gidip bir çay koyayım en iyisi, belki de biraz nefes alırım, kim bilir…


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir