Yönetmen koltuğu, hani o herkesin bir zamanlar kutsal saydığı, oraya oturan kişinin sırtına koca bir vizyon yükü bindiren o koltuk varya… Şimdilerde orası böyle biraz daha… şey gibi sanki, veri girişi yapılan bir masaya dönüştü, tam olarak böyle yani. Hani filmler, bir zamanlar böyle bir adamın ya da bir kadının kafasının içindeki fırtınanın, o acayip hayallerin, hatta bazen kimsenin anlamadığı o melankolinin, öfkenin böyle kocaman bir perdeye yansımasıydı ya, öyle hissediyordum ben. Şimdi mi? Şimdi başka bir şey oldu, başka bir dünya.
Geçenlerde bir film izledim. Yok, izledim demeyeyim de, hani böyle “izlemeye çalıştım” demek daha doğru olur herhalde. Hani vardı ya eskiden, filmin daha ilk dakikasında anlarsın, bu film yönetmenine ait dersin, hatta böyle imzasını görmesen bile o adamın kafasından çıktığını hissedersin. Stanley Kubrick gibi. Ya da Tarkovsky, kim bilemez ki? O atmosferi, o renkleri, o sessizliği… İşte öyle şeyler. Ama şimdi izlediğim o şey, ne bileyim, bir yapbozun parçaları gibiydi sanki. Her parça mükemmel bir yere oturmuştu, her diyalog tam da olması gerektiği gibiydi, çatışma desen çatışma, çözüm desen çözüm, hepsi böyle bir kutucuktan tık diye çıkıp gelmişti. Ama ne bileyim, ruhu yoktu. Sanki bir robot, yüz bin tane başarılı film izleyip sonra da “Heh, bakın, siz bunu seversiniz!” demiş gibiydi. Aman allahım, o neydi öyle?
İçim sıkıldı. Böyle boğazımda bir yumru, hani o hep hissettiğim sinema aşkı, o ışıklar sönünce kalbimde patlayan heyecan varya, o bile yoktu. Bir şeyler eksik. Bir şeyler, çok şey eksik aslında.
Senaryo daha mürekkebi kurumadan… Mürekkep, ha? Kim kullanıyor artık mürekkebi Allah aşkına? Word dosyaları, PDF’ler, bulut depolama falan… Neyse. İşte o sözde senaryo daha ilk taslağında bile yüzlerce analizden geçiyor, değil mi? “Bu karakterin motivasyonu pazar araştırmalarına göre X yaş grubuna hitap etmiyor”, “Filmin ilk yirmi dakikası yeterince aksiyon içermiyor, gişe potansiyeli düşebilir”, “Buna göre senaryo revize edilecek, şu karakter silinecek, şu sahneye daha fazla dram eklenecek, sonra tekrar AB testleri yapılacak.” Ya arkadaş, bu filmi kim yazıyor Allah aşkına? Adam mı, makine mi, anket dolduran amca mı? Ben anlamıyorum ki, gerçekten.

Bir zamanlar yönetmen, kurgu masasına oturur, o binlerce saatlik çekimi kendi ruhunun süzgecinden geçirirdi, o görüntüler, o sesler, onun kafasında başka bir anlam kazanırdı. Belki yirmi defa izler, keser, biçer, yeri gelir bir kare için sabahlardı. Neden? Çünkü o an, onun içindeki bir şeyin dışa vurumuydu. Hani o yaratıcı sancı dedikleri var ya, tam da o işte! Şimdiki mi? O da başka bir şey. Ortalama izlenme süresi, hangi sahnenin atlandığı, hangi diyalogda gözlerin ekrandan kaydırıldığı… Bütün bunlar ölçülüyor, biçiliyor. Sonra deniyor ki, “Bu sahne gereksiz uzatılmış, bu diyalog seyirciyi sıkmış, bunu kesin. Hadi çabuk, yoksa izleyici kaybediyoruz, tık yok, tıklanma yok!” Ya yavaş yavaş! Bırakın da biraz nefes alsın film, biraz düşünsün izleyici! Her şey pat pat pat, çat çat çat olmak zorunda mı? Bir durağanlık, bir tefekkür anı olamaz mı? Yok, olamaz.
Hatta şey diyorlar, biliyor musun? Bu algoritmalar, filmin başında kimin oynayacağını, hangi türün tutacağını, hatta filmin sonunun mutlu mu mutsuz mu olacağını bile tahmin ediyormuş. Böylece ‘riski’ minimize ediyorlarmış. Riski minimize etmek? Sinema denen şeyin kendisi, en başından beri risk almaktı zaten! Farklı bir şey denemek, kimsenin cesaret edemediği bir şeyi yapmak. Eğer risk yoksa, geriye ne kalır ki? Sadece düz bir çizgi. Monotonluk. Anlamsızlık. Bir çiğ köfteciye gidip “Bugün en çok satan ne?” deyip onu almak gibi bir şey. Lezzetini, acısını, o baharatları denemek yerine, sadece “tutsun” diye yemek gibi.
Neyse, bak şimdi. Yaşım da kemale erdi artık, biliyorsun. Eskiden… Eskiden değil canım, on-on beş sene önce desek yeter. Genç bir yönetmen arkadaşım vardı, böyle ateşli, gözlerinde pırıltılar, kafasında deli fikirler. Bir senaryo yazmıştı, apayrı bir dünya, kimsenin aklına gelmeyecek bir konu. Gitti yapımcılara, dolaştı durdu aylarca. Her kapıdan döndü. “Gişe yapmaz”, “riskli”, “seyirci bunu anlamaz”, “çok sanatsal”… Sanatsal! Sanki küfür etmiş gibi söylediler. E, ne oldu sonra? Birkaç sene sonra benzer bir konu, ama Hollywood makinesinden geçmiş, cilalanmış, tüm riskleri törpülenmiş haliyle gişe rekorları kırdı. Arkadaşım mı? O şimdi reklam filmleri çekiyor, bankaların kredi kartı tanıtımlarını falan. Parası var mı? Var. Mutlu mu? Gülerken gözleri gülmüyor, anlıyor musun? Bir şeyler eksik onda da.

Aslında şey de var, şimdi bir de şöyle düşünenler var; “Ama Menduh abi, şimdi herkes film izliyor, daha kolay ulaşıyorlar her şeye. Bu algoritmalar sayesinde kimse kötü filme denk gelmiyor, değil mi? Beğeniye göre öneri sistemi…” Bilmiyorum ki! Belki de haklılardır, aman kimin umurunda şimdi. Yani, evet, belki bana daha çok hitap eden, daha ‘benim gibi’ filmler öneriyor. Ama o zaman, benim gibi olmayan filmlerle, beni şaşırtacak, ufkumu açacak, belki de hiç hoşlanmayacağım ama beni düşündürecek filmlerle nasıl karşılaşacağım? O “ortak akıl” dediğimiz şey, hani o gişelerden, izlenme oranlarından falan damıtılmış olan, o beni bir baloncuk içine hapsediyor olmasın? Kendi küçük, algoritma tarafından onaylanmış zevkler baloncukuma. O baloncukta nefes alamıyorum ben, ya da vazgeçtim, öyle değil, o baloncukta hep aynı havayı soluyorum, hep aynı rüyaları görüyorum. Farklı rüya görmek istiyorum ben!
Hani bir de, bu algoritmaların hep aynı şeyi yeniden ürettiği gerçeği var. Popüler olanı, güvenli olanı. Herkesin sevdiği beş tür varsa, durmadan o beş türü ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyorlar. Gerçekten böyle mi olacak yani? Bir gün, bütün filmler birbirine benzeyecek mi? Her filmin ana karakteri aynı motivasyonlara sahip olacak, her filmin sürpriz sonu benzer bir kalıptan çıkacak. Hatta belki filmlerin kendisi değil, sadece o filmin fragmanları bile aynı olacak. Hani öyle bir noktaya geleceğiz ki, sinemaya gidip de “aaaa” diyeceğimiz hiçbir şey kalmayacak! Her şey önceden tahmin edilebilir, her şey öngörülebilir. İşte o zaman, asıl işte o zaman, sinema ölmüş olacak. Tamam, fiziksel olarak perdeler açık kalacak belki, belki birileri hâlâ bilet kesecek, ama ruhu gitmiş olacak. Bedeni duran, ruhu kaçmış bir şeyden ne hayır gelir ki?
Ya benim gibi, hala o yönetmenin kafasındaki deliliğin peşinde koşanlar ne olacak? Bizim için ne kalacak? Doksanların sonundaki art house filmlerini arayıp duracağız herhalde, sonra da Netflix’in derinliklerinde, böyle köşede kalmış, algoritmaların “bunu kimse izlemez” diye etiketlediği filmlere denk gelmeyi umacağız. Gelir mi? Sanmıyorum. Çünkü yapımcılar da o algoritmaya bakıp “Aman, ne gerek var şimdi buna?” diyecek. Böyle kısır bir döngü işte. Bir kısır döngü, sonu olmayan…
Hani eski yönetmenler, film festivallerinde böyle koca koca laflar ederlerdi, “Sinema, insan ruhunun aynasıdır,” falan derlerdi. Şimdi ne? Sinema, veri analiz tablosunun aynası mı olacak? Yok, bu öyle bir ayna değil. Bu ayna, sadece senin görmek istediğin şeyi, daha doğrusu, algoritmanın sana göstermek istediği şeyi yansıtıyor. O da ne kadar ayna sayılır ki? O zaman ayna da değil bu, dümdüz, parlak bir yüzey sadece. O yüzden böyle sinirleniyorum ben.

Valla billa, insan bazen kafayı yiyecek gibi oluyor. Oturuyorum bir sandalyeye, boş boş bakıyorum bazen öyle. Düşünüyorum ne oldu diye, nereye gittik diye. Kim çiziyor vizyonu şimdi, algoritma mı, sanatçı mı, yoksa cebini düşünen o büyük şirketlerin ta kendisi mi? Sanatçı dediğin adam, öyle “efendim veri böyle gösteriyor” diye yön mü değiştirirmiş? Saçmalık! Sanatçı, veriyi yaratır, veriyi takip etmez. Onun kafasında bambaşka bir dünya vardır. Ha, belki o dünya kimsenin işine gelmez, belki kimse beğenmez, belki hiç para getirmez. Ama işte o zaman sanat olur. Yoksa… Yoksa bildiğin ürün. Tüket ve unut.
Ürün mü istiyoruz biz ya? Film dediğin ürün müdür? Benim için değil. Hiçbir zaman olmadı. Olmayacak da.
Neyse. Of. Çok konuştum yine. Gidip bir sade kahve yapayım en iyisi, sonra belki tekrar oturup düşünürüm ne yapacağımı bu konuda…

Bir yanıt yazın