Sinema’nın Sağır Tarafı: Görüntü Şöleninde Kaybolan Ses Sanatı
Hani böyle, ne bileyim, bir film izliyorsun, koskoca bir ekranda işte patlamalar, havada uçuşan araba parçaları, o bu derken bir anda, şey, fark ediyorsun; kulakların bomboş sanki, öyle bir tuhaf durum, sadece gürültü var ama ruhu yok, ne anladın şimdi bundan yani? Bir arkadaş geçen anlattı, sinemaya gitmiş çocuk, neyse, filmden sonra çıkmış, “Kafam patladı ses kirliliğinden” dedi, “Ama ne sahneydi!” e kardeşim sen ne anladın o zaman o sahneden? Sadece görüntüye mi bakıyoruz biz şimdi? Böyle, aklım almıyor bazen, eskiden şey vardı hani, filmin o ince tınıları, bir kapı gıcırtısı bile bir gerilim yaratırdı, bir yaprak hışırtısı, uzaktan gelen bir ambulans sesi, anladın mı, atmosferi ilmek ilmek işlerdi o sesler, şimdi ne olduysa, her şey bangır bangır, sanki herkesin kulağı sağır oldu da, anca öyle duyuyorlar bir şeyler. Yok ya, ne alakası var şimdi, kimsenin kulağı sağır falan değil de, sanki yönetmenler tembelliğe vurdu kendini biraz, hani görsel bir şeyler koyduk mu tamamdır, seyirci mest olur zannediyorlar, öyle mi hakikaten?
Bilmiyorum.
Ya da belki ben yaşlandım biraz, eski kafalı kaldım, ne bileyim, her şeyin böyle dingin, sakin, derine işleyen tarafını arıyorum, oysa gençler, şu anki kitle, onlar hızlı tüketimden yana. Fast-food gibi sinema, öyle mi? Yani, çabuk gelsin, doyursun, anında etkisi olsun, sonra unutulsun gitsin. İşte tam da bu noktada, sesin o büyülü gücünü hiçe sayıyorlar, sadece bir dekorasyon unsuru gibi kullanıyorlar, halbuki ses, bir filmin ana karakteri bile olabilir, hani bir düşün, sadece sese odaklanan bir film izlemiş miydik biz zamanında? Korku filmlerinde falan, o cızırtılar, fısıltılar, o tırnak yiyen sessizlikler, işte onlar filmi film yapmaz mıydı? Şimdi pat pat pat, çat çut çat, öyle mi yani? Hani diyorum bazen, acaba bu sinema salonları mı suçlu, ses sistemleri mi bozdu işi, yoksa biz mi, şey, kulaklıklara o kadar alıştık ki, hani o kendi küçük dünyamızda dinlediğimiz müzikler, podcastler falan derken, sinemanın o ortak sesini, salonun o titreşimini unuttuk mu? Belki de haklılar.

Geçenlerde yine, bizim bakkal amca var ya, Hüseyin abi, onunla laflıyorduk, işte hani dedim, bu filmler niye böyle oldu, adam ne desin? “Menduhcum” dedi, “Eskiden” dedi, “Radyo vardı, televizyon bu kadar yaygın değildi, insanlar hikayeyi dinlerdi, kulaklarıyla canlandırırdı her şeyi. Şimdi her şey önünde, hazır paket, düşünmeye bile gerek kalmıyor ki.” Vallahi doğru söylüyor Hüseyin abi, hiç üzerine laf etmeye gerek yok. O radyo tiyatroları falan, ne müthiş bir hayal gücüydü, her sesi ayrı ayrı dinlerdik, bir atın nal sesini duyduğumuzda tozlu yolları görürdük gözümüzde, bir rüzgar sesiyle ürperirdik, şimdi her şey böyle net, cart curt, anlamsız bir görüntü kalabalığı arasında boğuluyor. Hani o sessizlik, o derinlik, o her şeyin bir anda sustuğu an, bir karakterin iç sesi gibi, o ne zaman kayboldu? İşte onu anlamıyorum ben.
Ya da, şey, belki de kaybolmadı, biz duymak istemiyoruzdur? Yani, hepimiz o kadar görsel uyarıcı bombardımanı altındayız ki, sosyal medya, bilmem ne, gözümüz hep bir şey arasın istiyor, kulaklarımız arka plana itildi, sanki ikincil bir duyu organı gibi, halbuki duyma, o kadar temel, o kadar eski bir şey ki insanda, hani en ilkel korkularımız bile seslerle tetiklenir, değil mi? Karanlıkta duyduğun bir hışırtı, gözün görmese bile beyninde binbir senaryo çizer, işte sinema da bunu kullanmalıydı, ama yok, illa bir canavar gösterecekler, illa bir görsel efektle gözünü boyayacaklar, oysa sesle anlatılan bir canavar, belki de çok daha korkunçtur, ha? Yani, düşünsene, sadece o canavarın nefes alışını duysan, ya da ayak seslerini, o sessizlik içinde yankılanan tıkırtıları, o zaman beynin kendi canavarını yaratmaz mıydı? Benim fikrim bu.
Ama neyse, kim uğraşacak şimdi o kadar ince işlerle, değil mi? Yönetmenler de haklı, prodüktörler de, onlar da piyasanın gidişatına ayak uydurmak zorunda, görsel şölen dedin mi, biletler kapış kapış gider, ses sanatı dedin mi, kimse anlamaz, “Ne diyor bu amca?” derler, geçerler. Şey, sanki bu modern sinema, böyle bir resim sergisi gibi oldu, hani tabloları geziyorsun, evet, hepsi harika, gözünü doyuruyor ama serginin bir fon müziği yok, bir anlatıcısı yok, sadece duvarlarda asılı, o kadar. Ruhsuz bir güzellik. Hadi ya, sanki abarttım biraz, ama yok, ciddiyim, bu iş gerçekten çok önemli. Yani, sadece gözlerimize hitap etmekle sinema yapılmaz ki, o zaman hepsi video klip olsun gitsin, ne gerek var o kadar uzun sürelere falan? Oysa sinema, bir deneyimdir, beş duyunla yaşadığın bir şey, en azından öyle olmalıydı.

Bazen düşünüyorum, hani biz bu kadar şikayet ediyoruz ya, acaba bu, şey, kaçınılmaz bir son muydu? Yani, teknoloji geliştikçe, görsellik bu kadar ön plana çıktıkça, sesin böyle bir kenara atılması… Belki de bunun önüne geçilemezdi? Ama yine de, hani sanat dediğin şey, o akıntıya karşı yüzmek değil midir? Hani her şey böyle akıp giderken, sen bir durup, “Yok arkadaş, ben bu işi böyle yapacağım” diyebilmek, o cesaret, o vizyon nerede şimdi? Birkaç tane bağımsız film haricinde, kim yapıyor ki bunu? Herkes birbirinin kopyası, aynı formüller, aynı efektler, aynı o gürültü patırtılar, aynı aksiyon sahneleri, oysa küçük, ama ince işçilik isteyen bir ses detayı, tüm o patlamalardan çok daha etkili olabilir, çok daha derine işleyebilir, kalır zihninde. Ben öyle düşünüyorum.
Yok ya, kalmıyor işte. Kimin aklında kalır şimdi bir filmin ince bir ses detayı, herkes “Vay be, o patlama neydi!” diye konuşur, “O efekt müthişti!” diye anlatır, ama o arka plandaki, o derinden gelen, o fısıltı gibi sesler, onlar unutulur gider. Yani, sanki bir resim sergisindeyiz de, duvardaki tabloları görüyoruz, ama ressamın fırça darbelerindeki o, şey, titreşimi duymuyoruz, anladın mı? Sadece bitmiş ürüne bakıyoruz, ama o sürecin, o ruhun kaybolduğunu görmüyoruz.

Beni en çok sinirlendiren de ne biliyor musun? Bu kulaklık meselesi. Hani tamam, evde izlersin, sessizdir falan filan, ama sinema dediğin, o koca salon, o ortak deneyim, orada bile kulaklık takıp izliyorlar, ne bileyim, bir şeyler kaçırıyorsun o zaman, sanki filmi bir yerden kesiyorsun, o bütünlüğü bozuyorsun. O yönetmen, o ses tasarımcısı, o kadar uğraşmış, sesleri sağdan sola, önden arkaya vermiş, o mekânın akustik duygusunu sana yaşatmak istemiş, sen gidip kulağına iki tane küçük hoparlör tıkıyorsun, ne anladın şimdi bundan? Böyle, şey, ruhsuz bir gürültü yığınına dönüşüyor her şey, sanki bir videoyu açıp, sesini kısık dinliyormuşsun gibi. Sinema sadece bakılan değil, aynı zamanda dinlenilen bir sanattır, hep öyleydi, niye şimdi böyle oldu, anlamadım ki.
Neyse.
Çok konuşmayayım ben de. Gidip bir çay koyayım kendime en iyisi.

Bir yanıt yazın