Perdenin Gözyaşı Fabrikası: Sinema Acıyı Neden Pazarlar, Seyirci Neden Satar Alır? ÖZET: Modern sinema, insani trajedileri, acıları ve travmaları neredeyse b…

Yine o filmi izledim. Hani şu herkesin bayıldığı, “derinlikli” diye pazarlanan, bol ağlamalı, bol bağırmalı, hayatın ne kadar da acımasız olduğunu avaz avaz yüzünüze çarpan şeyden bahsediyorum.

Ne yani şimdi, ruhum mu arınıyor benim? Kalbim mi yıkanıyor bu kadar trajedinin içinde? Hadi canım oradan… Menduh Biçer de oturmuş, bir cuma akşamı, patlamış mısırını tıkınırken, milletin derdini ekrandan seyredip bir de üzerine para vermiş. Kredi kartımdan para kesilirken, ben gerçekten bir empati mi satın alıyorum, yoksa sadece bir illüzyon mu, öyle bir his ki sanki bu acıyı yaşamak benim için bir lüks olmuş gibi. Hani, bak ben ne kadar da duyarlıyım, ne kadar da insanım hissi varya. İşte tam da onu. Düşün şimdi, birisi senin en özel, en kanayan yaranı, en derin travmanı alıyor, onu cicili bicili bir senaryoya dönüştürüyor, üzerine bir de müzik ekliyor –hani şu kemanların yırtıcı çığlıkları falan– sonra da sana satıyor. Hem de böyle “sanatsal bir deneyim” diye.

Oysa bildiğin ticari bir meta. Gözyaşı… Evet, bildiğin gözyaşı… Duygu sömürüsü değil mi bu düpedüz? Ha, yok efendim, sanat bu! Sanat acıyı anlatır! Doğru, anlatır ama anlatmak başka, pazarlamak başka bir şey yani. Pazar kurmuşlar resmen. Gelin ey insanlar, kederinizi tazeleyin, vicdanınızı rahatlatın, en olmadık zamanlarda içinizde biriken o tuhaf, tanımlanamayan sıkıntıyı kusmak için biz size bir araç sunuyoruz. İşte perdenin ardındaki gözyaşı fabrikası bu.

Geçen hafta, ne bileyim, markete gitmiştim. Biliyorsun, bizim oradaki market biraz pahalıdır ama yakın diye gidiyorum ben de. Neyse. Kasada sıra beklerken, önümdeki kadın, elinde böyle abur cubur poşetleriyle –hani şu renkli, albenili olanlardan– birden telefonunu çıkardı, bir şeyler izlemeye başladı. Baktım, yine böyle dramın dibine vurmuş bir dizi. Karakter ağlıyor, kadın da onunla beraber iç çekiyor. Kasiyer kızı duymadı bile, “Kart mı, nakit mi?” diye soruyor kızcağız. Duygusallaşmış resmen, sanki ekrandaki olay kendi başına gelmiş gibi. İşte tam o anda dank etti bana. Biz acıyı niye bu kadar kolay satın alıyoruz? Niye bu kadar talibiz başkasının derdine, kendimizinki yetmezmiş gibi.

Belki de… Bilmiyorum ki… Kendi hayatımızdaki o tatsız tuzsuz anlardan kaçmak için mi? Hani gerçek hayatta dramımız, trajedimiz yoksa, ya da varsa da onu görmezden gelmek istiyorsak, başkasınınkine ortak olup, bir nevi vekaleten mi yaşıyoruz o duyguları? Üstelik güvenli bir mesafeden. Çünkü biliyorsun, film bitti mi, ışıklar yandı mı, kalkıp gideceksin. O acı seninle gelmeyecek. Ya da öyle sanıyorsun. Sonra o kafanda dönüp duran sahneler, o akılda kalan müzik, o karakterin çaresizliği… Uzun süre seni salmıyor. İşte tam da burada, o güvenli mesafenin aslında ne kadar yanıltıcı olduğunu anlıyorsun.

Daha bir iki ay önce bir arkadaşım aradı beni, ‘Ya Menduh, şöyle şöyle bir film çıkmış, muhakkak gitmelisin, hayatımda izlediğim en sarsıcı şeydi’ dedi. Adını falan da unuttum şimdi, hani genelde pek takılmam ben böyle şeylere ama ısrar etti diye gittim. Sinemaya girdik, daha ilk yarım saatten içim şişti. İnsanların feryatları, acıları, çaresizlikleri… Sanki biri alıp bıçakla deşiyor ruhunu. Çıktım filmden, dünya üzerime geliyordu resmen. Arkadaşım da gözleri dolmuş, ‘Değil mi ya, insanlığı sorguluyor!’ falan diye zırvalıyor. Ne sorgulaması yahu, benim keyfimi kaçırdı bildiğin. Pazartesi işe başlayacağım bir de, zaten yorgun argınım, gelmişim bir de milletin derdini omuzlamışım gibi geziniyorum ortalıkta.

Bak şimdi. Bir de bu işin diğer bir boyutu var. Hani bu “gerçek hikayelerden uyarlanmıştır” muhabbeti. Gerçekmiş… Sanki bir film çekiyorlar, gerçekten yaşamış bir insanın anılarını alıp, üzerine bir de Hollywood sosu ekleyip servis ediyorlar. Orada yatan bir gerçeklik var evet, ama ne kadar gerçek, ne kadar çarpıtılmış, ne kadar sansasyonel hale getirilmiş, orası şüpheli işte. Bazen düşünüyorum, o acıyı gerçekten yaşamış insanlar ne düşünüyor acaba? Kendi hayatları, en mahrem detayları, dünyanın gözü önünde sergilenirken… Gurur mu duyuyorlar yoksa bir kez daha mı acı çekiyorlar?

Bu, o tuhaf, hani kahve makinesi bozulduğunda böyle garip sesler çıkarır ya, tamirci gelir bir bakar, sonra der ki ‘Abi içindeki suyu kaynatıp durmuş ama demlik yokmuş’ gibi. Yani ortada bir çaba var, bir enerji harcanıyor ama sonuç, tam istediğimiz gibi değil ya da eksik bir şeyler. Filmlerdeki acının da öyle bir durumu var benim için. Bir çaba var, bir sanat var deniyor ama sonuç, sadece bir meta, bir tüketim nesnesi. Tıpkı o bozuk kahve makinesi gibi, gürültü yapıyor ama kahve yok. Belki de vardır, bilemiyorum. Ama bana hep öyle geliyor. Bir acı satıcılığı.

Sinema acıyı neden pazarlar… Neden? E para kazanmak için Menduh. Daha ne olacak? Duygular en kolay satılan şeyler değil mi zaten. Aşkı satarsın, nefreti satarsın, umudu satarsın, en çok da acıyı satarsın. Çünkü acı evrensel. Herkesin içinde bir yerlerde sakladığı bir sızı var. Sen o sızıyı gıdıklarsan, insanlar gelir. Hatta sıraya girer. Bilet alırlar, ağlarlar, sonra da çıkıp ‘Çok güzeldi’ derler. Çünkü ağlamak, bir şeyleri boşaltmak, o biriken zehri atmak gibi bir şey. Terapötik bir etki sağlıyor güya. Ya da öyle bir illüzyon yaratıyor.

A close-up shot of a single tear rolling down a cheek, reflecting the dim light of a movie screen in the pupil, with blurred, dramatic film scenes in the background.

Hani bir de, toplumsal sorumluluk falan derler. Sinema toplumun aynasıdır, falan filan. Bence bazen aynayı çarpık gösteren bir palyaço gibiler. Toplumun zaten kanayan yarasını alıp, parmak basmak yerine, tornavida sokup iyice çeviriyorlar sanki. Sonra da diyorlar ki, “Bakın, sizin canınız ne kadar yanıyor. Ne kadar acı içindesiniz. Hadi, gelin bir de bizden izleyin, canınız biraz daha yansın.” İnsanlar da gidip o bileti alıyorlar. Kendi içlerindeki boşluğu doldurmak için mi, yoksa o boşluğu daha da derinleştirmek için mi? Emin değilim. Belki de birileri, o boşluğu doldurmak yerine, onunla yüzleşmeyi, onu anlamayı seçiyordur. Ya da seçtiğini sanıyordur.

Aman canım, kimin umurunda zaten. İnsanlar seviyor bu işi belli ki. Yoksa bu kadar para dönmezdi bu piyasada. Filmlerin, dizilerin arkasında ne büyük bir endüstri var. Ne kadar para dönüyor bu gözyaşı ticaretinde. Trilyonlarca dolarlık bir sektörden bahsediyoruz. Ve bu kadar büyük bir pasta varsa, oradan pay kapmak isteyen de çok olur. Dolayısıyla, acı daima pazarlanmaya devam edecek. Çünkü prim yapıyor. Çünkü satıyor. Çünkü insan denen varlık, tuhaf bir şekilde, kendi kendine acı çektirmeyi, ya da en azından başkasının acısını izlemeyi seviyor.

Aslında tam tersi belki de. Belki de bu kadar acıya boğulmuş bir dünyada yaşıyoruz ki, o acıyı normalleştirmenin, sindirmenin bir yolu bu. Hani o eski kabilelerdeki ritüeller gibi. Bir araya gelip, ortak bir acıya tanıklık etmek, sonra dağılmak. Sonra hayatına devam etmek. Bir tür katarsis. Ya da en azından öyle bir iddia. Bazen düşünüyorum, biz bu kadar acı filmi izleyip, bu kadar travmayı içimize çekip, aslında iyileşmek yerine daha mı fazla hasar alıyoruz? Hassasiyetimiz mi köreliyor? Duygusal zekamız mı erozyona uğruyor? Ya da yoksa tam tersi mi? Bu kadar çok maruz kalmak, bizi o gerçek acıya karşı daha mı dayanıklı hale getiriyor, daha mı duyarsızlaştırıyor? Bilmiyorum. Cidden bilmiyorum. Karmaşık şeyler bunlar.

Benim en çok kafamı kurcalayan kısım ne biliyor musunuz? Şu “iyi hikaye” meselesi. Hani bir film iyi mi kötü mü diye sorulduğunda, ilk akla gelen şeylerden biri o hikayenin ne kadar dokunaklı, ne kadar vurucu olduğudur. İlla ki birilerinin başına korkunç bir şeyler gelmesi mi gerekiyor ki bir hikaye “iyi” sayılsın? Mutluluk, neşe, basit sevinçler… Bunlar hikaye olmuyor mu yani? Sanat olmuyor mu? Neden o kadar az görüyoruz bunları perdede? Sanki mutluluk, sıradan, sıkıcı bir şeymiş gibi. Ama acı, o… O hep ‘sanatsal’, hep ‘derin’. Anlam veremiyorum ben bu mantığa.

A film set from behind the scenes, showing actors laughing and joking between takes, contrasting sharply with the dramatic, tearful scene they just filmed, highlighting the artificiality of screen emotions.

Yoksa biz zaten içten içe bir çeşit felaket tellalı mıyız? Kendi kendimize felaket senaryoları yazıp, sonra da o senaryoların gerçekleştiği filmleri izleyip rahatlıyor muyuz? Hani, bak benim başıma gelmedi, en azından bu kadar kötü olmadı, oh çekeyim de kendime geleyim gibi bir şey mi? Ya da daha kötüsü, o acının varlığını görüp, kendi hayatımızdaki küçük sıkıntıları abartmayı bırakıyor muyuz? İşte bu kısım, hani o psikolojik derinlik diye adlandırdıkları şey, orada takılıyor aklım. Kendi acımızı hafifletmek için başkasınınkine mi sarılıyoruz, bir nevi referans noktası mı arıyoruz?

Geçen hafta bir belgesel izledim, o da sinema üzerineydi işte. Böyle uzun uzun, hani bitmek bilmeyen, ara sıra uyukladığım falan bir şeydi. Orada bir yönetmen –adı neydi ya, unuttum şimdi– dedi ki, “İnsanlar karanlıkta bir araya gelip, ortak bir deneyim yaşamak ister. Sinema bunu sağlar.” E tamam da, bu deneyimin illa ki iliklerine kadar acı dolu olması şart mıydı? İnsanlar, ne bileyim, komediye, romantizme, eğlenceye gelmez mi? Gelir de… Ama o kadar “etkileyici” bulunmaz nedense. Sanki hafif kalır. Ağırlığı olmaz. O derinlik… Hani o insanın ruhunu sarsan derinlik olmaz. İlla sarsılmak mı gerekiyor? Bazen sadece gülmek istemez misin be arkadaş?

Hani böyle oturup kahve içtiğin, dertleştiğin biri sana hep kötü haberler verse


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir