Beton Yığınına Hapsolan Hayaller: Sinema Neden Kendi Tapınağını AVM Katına Kurban Etti?

Allah aşkına biri bana anlatsın ya, ne ara oldu bu? Hani böyle bir pazar sabahı uyandık da dünya dönmeyi bırakmış, sinemalar da kendiliğinden AVM’lerin o gürültülü, ışıklı, insanı boğan koridorlarında birer kutuya dönüşüvermiş gibi — hah işte tam öyle bir his. Eskiden sinemaya gitmek dediğin bir olaydı hani, bir ritüeldi. Özel bir şeydi öyle, hazırlanırdın, heyecanlanırdın.

Şimdi ne? Şimdi mi? Şimdi elin kolun alışveriş poşetleriyle dolu, bir yandan çocuğun mızmızlanıyor “anneee oyuncak alalım” diye, diğer yandan yan mağazadan gelen o dayanılmaz pop müzik sesi beynini deliyor, hop bir anda kendini bir gişe kuyruğunda buluyorsun. Gişe dediğim de iki genç, sanki zorla orada duruyorlar, suratlarında “ne bakıyorsun, biletini alsana” ifadesi. Sanki, sanki bana lütfediyorlar bilet satarak, ben de onlara lütfediyorum filmlerini izleyerek. Haksız mıyım şimdi?

O Büyük Perde, Nereye Kayboldu?

Bakın ben size söyleyeyim, o eski sinemaların kendine ait bir ruhu vardı. Binaların bile bir karakteri olurdu yahu. Bir kere o devasa kapısından girerdin içeri, sanki başka bir dünyaya adım atıyormuş gibi hissederdin. Loş ışıklar, eski ahşap kokusu, bazen o hafif rutubet bile bir hava katardı — evet evet, rutubet bile! Şimdiki AVM sinemaları ne? Her biri birbirinin kopyası, aynı renk koltuklar, aynı duvar kağıtları, aynı o yapış yapış patlamış mısır kokusu var ya, hah işte o! O koku bütün filmlerin üzerine sinmiş gibi. Sanki bütün filmler aynı kutudan çıkmış, aynı fabrikanın ürünü. Ruhsuz. Gri.

Geçenlerde gittim, bir film izleyeyim dedim, hani belki o eski büyüyü yakalarım falan. Salon desen, sanki otobüs garı bekleme salonu gibi. Koltuklar konforlu mu? Ee, evet, yumuşak. Ama ne bileyim, bir karakteri yok. Hani bir dostunun omzuna yaslanır gibi değil de, sanki bir kamu binasının sıra bekleme koltuğuna oturmuşsun gibi. Film başladı, o büyük ekran hala büyük, tabii, ama etrafındaki her şey o kadar sıradan ki, o büyüyü çalıyor gibi. Bir yandan da, yan koltukta bir kadın sürekli telefonuna bakıyor, ışığı yüzümüze vuruyor. Hani insan bir saygı duyar ya! Oysa eskiden telefon bile yoktu, millet sadece filme odaklanırdı. Odaklanırdı diyorum bakın, hani, gerçekten. Bilmiyorum artık…

A dimly lit, slightly old-fashioned cinema hall with red velvet seats and a grand curtain, evoking a sense of history and classic elegance. The screen is dark, waiting for the film to start.

Biliyorum, kimileri diyecek ki, “Aman Menduh Bey, konfor arıyoruz biz. Ayaklarımızı uzatıyoruz, yemeğimizi içeceğimizi alıyoruz, mis gibi işte.” Haklılar mı? Belki. Ama işte o “mis gibi” dediğiniz şey, o “konfor” denen canavar, sinemanın ruhunu yiyip bitirdi. Sinema bir kaçış yeriydi, bir tapınaktı. Orada otururken dünyanın dışına çıkardın, kendinden geçerdin. Şimdi mi? Şimdi kendini dünyanın ortasında hissediyorsun, sadece biraz daha karanlık bir AVM katında. Sanki bir “ek aktivite” olmuş sinemaya gitmek, AVM turunun bir parçası.

Patlamış Mısır Kokusu ve Sanatın Cenaze Marşı

Şimdi düşünsene, bir sanat galerisine gidiyorsun. Orada bangır bangır müzik çalıyor, millet yemek yiyip telefonla konuşuyor falan. Saçma değil mi? Sinema da bir sanat, değil mi? Hatta yedinci sanat! E peki, neden buna böyle bir muamele yapıyoruz? O koca perdeler, o ses sistemleri, filmin her bir zerresini hissetmen için yapılmış her şey, neye hizmet ediyor şimdi? Patlamış mısır kokusuna mı? Koltuklara sinmiş dökülmüş kola izlerine mi? Bilmiyorum, ben bu soruları sordukça, kafam iyice karışıyor benim.

Hani bir zamanlar, filmlerin arasına reklam alırlardı, ama böyle salonun büyüsünü bozmazdı. Şimdi filmin başlamasına on beş dakika kala başlıyor reklamlar, bitmek bilmiyor. Kredi kartı reklamı, araba reklamı, sonra bir de AVM’deki mağazaların reklamı. Ya arkadaş, ben AVM’deyim zaten, zaten cebimden para çıkacak, bir de gözüme sokmana ne gerek var? Sanki sinemanın kendisi de bir reklam panosu olmuş, bir tüketim nesnesi. Bir ürün. Sen de bu ürünün bedelini ödeyen, üzerinde bir barkod taşıyan bir nevi alıcı.

Aslında ben şeyi de anlamıyorum, bu kadar devasa kompleksler kuruyorlar, onca para harcıyorlar. E, tamam da, o paranın birazını sinemanın ruhunu geri getirmeye harcasalar? Yani öyle bekleme alanları, öyle fuaye kısımları var ki, sanki devasa bir tren istasyonundasın. Kimsenin kimseye selam vermediği, herkesin kendi derdine düştüğü…

A modern, brightly lit shopping mall corridor with multiple stores, people carrying shopping bags, and a cinema entrance sign barely visible among other brand logos. The scene is bustling and impersonal.

Ya da dur, vazgeçtim. Belki de haklılardır. Belki de insanlar artık öyle ‘tapınak’ falan istemiyordur. İstediği sadece hızlı, pratik bir eğlence dozu, yanına da kocaman bir menü, yanında dev boy içecekle. Belki de sinema denen şey, o ağırbaşlı, o sanatsal duruşunu yitirmeyi kendisi seçti, kitlelere ulaşmak, daha çok bilet satmak uğruna. Ne bileyim, bir intihar gibi değil mi bu? Kendi kendini sıradanlaştırarak var olma çabası. Çok tuhaf. Tıpkı o AVM’lerdeki her bir mağazanın aynı müziği çalması gibi bir durum. Bir özgünlük, bir farklılık kalmamış.

Geçen Market Sırasında…

Geçen markette sıra beklerken, böyle önümde bir genç vardı, kulağında kulaklık, elinde telefon, böyle bir yandan da patates cipsi falan alıyordu. Benim aklıma birden eski sinemalar geldi, hani o sessizlik, o bekleyiş… Ne alakası var diyeceksin şimdi, haklısın. Ama işte o an, o cips paketinin hışırtısı, o müziğin sesi, böyle bir şeyleri tetikledi beynimde. O an fark ettim ki, aslında biz her yerde aynı şeye maruz kalıyoruz. Bir tür gürültü kirliliği, bir tür ruh kirliliği. Ve sinema salonları da bundan nasibini almış, hatta başrol oynamış. Neyse, konuyu dağıtmayayım diyorum ama dağılıyor işte kendi kendine, böyle düşününce.

O büyük ekranın büyüsü, yani o gerçekten bir büyüydü, bir illüzyondu hani. Seni alıp götürürdü başka diyarlara. Şimdi onu sunan mekanın kendisi, o kadar sıradan, o kadar tekdüze ki, o illüzyonu daha filmin fragmanı başlamadan yıkıyor. Sanki bir büyücü, gösterisini bir pazar yerinde, bağırarak yapsa, ne kadar inandırıcı olur? İşte öyle bir şey bu. Sihir bozulmuş, sihirbazın şapkası delik deşik, tavşan da kaçmış zaten.

Yani ne bileyim, belki de ben fazla takıyorum böyle şeylere. Eski kafa diyelim. Ama insan bazen dönüp bakıyor geçmişe, o kaybettiği şeylere bir yanar döner ışıkla bakıyor. Ve görüyor ki, bazı şeyler geri gelmezmiş. Sinema salonları da öyle galiba. Belki de bir daha hiç o eski ruhu yakalayamayacak. Sadece bir film izleme platformu olarak kalacak. Bir ‘içerik tüketim noktası’. İçerik tüketim noktası ne ya, insan bile tüketim nesnesi gibi hissediyor kendini bu lafı duyunca. Gerçekten mi ya, buraya mı geldik?

Bakın, eski sinema salonlarına girerken bile bir farklı hissederdin hani. Sanki tarihe, sanata bir saygı duruşunda bulunuyormuş gibi. Şimdi ise, AVM’nin o devasa, neon ışıklı, her köşesinden başka bir ses gelen labirentinde, bir köşeye sıkışmış, “burada da sinema var” dercesine duran bir tabela… O kadar. O tabelanın altında geçip gidersin, bir tane daha mağaza işte, “geç gitsin” dercesine… Sanki o büyük ekranın kendisi de küçülmüş gibi, o kocaman hikayeler de daralmış, o kadar.

Ama neyse… Benim de kafam şişti açıkçası. Gidip bir çay koyayım en iyisi kendime, demliinden.

An empty, modern cinema auditorium with sleek, dark grey seats and a large, unlit screen. The aesthetic is clean and functional, but lacks warmth or unique character.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir