Yahu kimin aklına geldi bu işler şimdi bir düşünüyorum böyle bazen kendi kendime durup, otobüs beklerken falan o koca koca binalara bakıp, ne zaman bu hale geldi her şey? Hani eskiden bir film izlerdik öyle memleket kokardı, toprağın rengi sinerdi perdeye sanki, karakterler bildiğin bizim mahallenin abisi ablası gibiydi hatta belki biraz da abartılı ama olsun içimizden biriydi be ne bileyim.
Şimdi? Şimdi bakıyorsun bir şeye, hah tamam diyorsun bu işte. Ama ne tamamı ya? Hiçbir şey değil. Film mi izliyorum yoksa bir araştırma laboratuvarında genetiğiyle oynanmış domates mi yiyorum belli değil. Böyle tatsız tuzsuz, sanki her şey sterilize edilmiş gibi hani hastane koridoru gibi bomboş, yankılı, kimliksiz. Bildiğin sera. Koskocaman sera içinde üç beş saksı bitki, onlar da aynı boyda aynı renkte uzuyor, hepsi aynı gübreyi yemiş aynı ışığı almış, ne bileyim yani. Sanki hepsi aynı DNA’dan türemiş gibi bir halleri var.
Geçen bir arkadaşla oturuyorduk muhabbet falan ediyor işte sinema dedi, ah be dedi Menduh, sinema öldü. Ben de baktım yüzüne ölmese bile komada dedim bayağı kötü nefes alıp veriyor ya da vazgeçtim, öyle değil. O bildiğin bitkisel hayata girdi zaten, bağladılar fişe ama fiş de global bir güç kaynağına bağlı, bizim toprağımızdan enerji çekmiyor. Hatta bırak bizim toprağımızdan, hiçbir yerden çekmiyor, havadan elektrik üreten uydurma bir mekanizma kurmuşlar, o da böyle anca minimal bir yaşam döngüsü sağlıyor, öyle sanatsal derinlik falan hak getire. Aman, kimin umurunda gerçi.
Perdenin Yeni Manzarası: Küresel Bir AVM Girişi
Şimdi bakıyorum bu global gişe hevesi denilen şey, bu gişe denilen lanet olası canavar, aldı götürdü her şeyi. Kendi coğrafyamızın, kendi rengimizin, kokumuzun ne bileyim o bizim meşhur hani hani var ya, o yerel ruhumuzun ta içine etti resmen. Kültürel kodlar mı? Onlar müzede sergilenen fosiller gibi kaldı. Kimse takmıyor artık. Hani bir filmde çay bardağı tutuş şeklinden anlardık memleket insanını, şimdi hepsi aynı kahveyi aynı karton bardakta aynı şekilde tutuyor. Vay efendim evrenselmiş bu. Evrensellik buysa ben bilinen evrenden istifa edip paralel bir evrene geçmek istiyorum ya da ne bileyim Mars’a falan. Çünkü bu ne abi?

Perde dediğin ayna olmalıydı, ruhumuzu yansıtmalıydı. Şimdi ne oldu? Bir pazar tezgahı gibi. “Buyurun efendim taptaze, sıfır kimlik, global damak zevkine uygun, her yerde yenebilir, hiçbir tadı olmayan ama mideyi dolduran filmlerimiz var.” Hani bir zamanlar filmler tartışma yaratırdı, şehirde günlerce konuşulurdu, mahallede bile “o sahne öyle miydi böyle miydi” diye kavgaya girerdin. Şimdi? Şimdi izliyorsun, hop bitiyor, sonra bir sonraki fragmana geçiyorsun, hafızanda hiçbir iz bırakmıyor. Anı bile bırakmıyor ya, düşün.
Ben bu ‘steril’ lafına çok takılıyorum. Sanki bir bilim kurgu filminden çıkmış gibi. Karakterler mi? Onlar da zaten topraksız, köksüz. Hani uzayda bir yerde, havada asılı kalmış adacıklar gibi, hiçbir yere ait değiller. Mesela bir karakterin İstanbul’da büyüdüğünü hissedemiyorsun, New York’ta da büyüyebilir, Tokyo’da da, hatta Ay’da bile büyüyebilir, o kadar hissiz, o kadar yerçekimsizler. Niye böyleler peki? Çünkü küresel pazar istiyor bunu. Gişe istiyor. Senin yerel esprini anlamayan Japon izleyiciye de hitap etmeli, senin mahalle kavganı bilmeyen Amerikalıya da. Eee o zaman ne yapacaksın? Ortak payda, en sığ, en yüzeysel duygu. Yani komiksen gül, üzgünsen ağla, korkunçsa sıçra. O kadar. Derinlik mi? Kimseye derinlik lazım değil canım. Bataklık değiliz ki dibi görülsün, dimi.
Bak, gençliğimizde bir film izlerdik, bir sahnesi bile, bir diyalog, bir mimik haftalarca peşini bırakmazdı insanın. Kahvede falan konuşulurdu sonra işte o sahneyi nasıl çekmişlerdi o kadın neden öyle dedi o adam aslında içinden ne geçirdi falan diye. Şimdi böyle bir şey yok. Hani bir laf vardı ya, ‘evrensel değerler’ diye… İşte o ‘evrensel değerler’ denen şey, aslında tüm renkleri alıp götüren bir gri boya tenekesine dönüştü sanki. Her şeyi aynı renge boyuyor, her yeri aynılaştırıyor, her şeyi birbirine benzetiyor.

Ne yani, şimdi gidip de bütün filmler Anadolu’da mı çekilsin diyorum? Hayır, tabii ki değil. Ama bir ruhu olsun be kardeşim. Bir duruşu, bir damarı, bir yerle bağlantısı olsun. Hani o toprağın kokusu sinerdi ya hani demin dedim ya… Artık sinmiyor. Perde, yeryüzünden koparılmış, dış dünyadan izole, ısı ve ışık kontrollü bir seraya dönüştü. İçinde yetişen her şey, sadece satış rakamlarına göre optimize edilmiş, besin değeri sıfır, yapay tatlandırıcılı ürünler gibi. Ya da şey gibi hani o plastik meyveler olur ya pazarlarda, parlak, kusursuz ama yediğinde hiçbir lezzeti yok, öyle. Bırak tadı, kokusu bile yok.
Hani bir ara bu yemek programları falan çok popülerdi, o da bir ara öyle şey yaptı, her ülkenin kendi yemeği, kendi baharatı, kendi sunumu. Film de öyle değil miydi? Her coğrafyanın kendi malzemesi, kendi harcıyla pişen bir yemek gibiydi. Şimdi hepsi McDonald’s menüsü gibi. Aynı patates, aynı burger, aynı içecek. Farklı ambalajlarda belki, ama içerik aynı, tat aynı. Ne bileyim yani. Bu mudur şimdi sanat dediğimiz şey? Pazarın talebini mi besleyeceğiz sadece? Sanatın zenginliği? O da öyle tozlu raflarda kalmış, kimsenin bakmadığı eski bir kitap gibi mi olacak yani. Olmaz ki bu böyle.
Aslında tam tersi olması gerekmez miydi? Küreselleşmeyle birlikte her yerin kendi rengini, kendi sesini daha da vurgulaması, dünya sahnesine taşıması. Ama yok. Tam tersi oldu. Globalleşme sanki bir törpü gibi, her şeyi aynı pürüzsüzlüğe getiriyor. Farklılıkları siliyor. Ee farklılık kalmayınca da zaten sanattan bahsetmek ne kadar doğru şimdi, hadi onu da birisi bana anlatsın bakalım ya. Bilmiyorum, neyse. Konuyu dağıtmayayım daha fazla.
Ben gidip bir çay koyayım kendime en iyisi.

Bir yanıt yazın