Festivallerin Ruhunu Kim Çaldı? Sinemanın Vitrini Ne Zaman Sanatını Gölgeler Oldu?
Şimdi durup düşünüyorum hani şu film festivalleri vardı ya eskiden – böyle insanın içini kıpır kıpır eden, bir şeyleri keşfetme heyecanıyla dolu yerler falan. Nereye gitti onlar? Bilmiyorum sanki birileri gelmiş de o bütün o sihirli tozları süpürmüş almış götürmüş gibi değil mi öyle tuhaf bir his kapladı içimi son zamanlarda. Geçenlerde mesela bir arkadaşla oturmuş konuşuyoruz şey diyorum ben ya bu işin tadı tuzu kalmadı resmen ne o öyle janjanlı PR kampanyaları falan aman Allah’ım! Her yer aynı Hollywood makinesinin dişlileriyle dönüyor gibi olmuş, her festival aynı filmleri aynı yapımcıları aynı ezberlenmiş yüzleri pompalıyor bize. Bazen oturup bir çay içerken düşünüyorum, bu kadar mı tükettik biz her şeyi yani, hakiki bir sanat arayışını bile mi böyle cicili bicili bir meta haline getirdik yazık değil mi.
Hatırlıyorum bir zamanlar Cannes’dı Venedik’ti Berlin’di hatta bizim Adana’mız bile bambaşka bir enerjiyle dolup taşardı. Filmler gerçekten kendiliğinden konuşurdu, öyle ahım şahım bir tanıtım bütçesine falan gerek yoktu kimsenin. Yönetmen dediğin o zamanlar gerçekten yönetmendi ne bileyim bağımsız dediğin hakikaten bağımsızdı öyle para babalarının gölgesinde falan değildi hiçbiri. Şimdi ne var? Bir bakıyorsun bir gişe canavarı patlamış gelmiş festivalin en önemli koltuğuna kurulmuş, sonra bir bakıyorsun işte efendim politik doğruculuk adına üç beş film seçilmiş – hani seçilmiş de ruhu yok, derdi yok, kendi sesi bile yok yahu. Sadece “bakın biz de kapsayıcıyız” demek için varlar gibi saçma sapan bir durum. Bir kere oturup izledim böyle bir filmi festivalde neydi adı hatırlamıyorum şimdi ama o kadar yavan, o kadar didaktikti ki, sanki biri elime bir broşür tutuşturmuş da “al bunu oku ve doğru olanı düşün” demiş gibiydi. Sanat dediğin buydu yani artık?
Ya da ben mi çok eski kafalıyım ne bileyim. Belki de dünya değişti Menduh amca sen de ayak uydur artık bu yeni düzene falan derler bana belki de haklılardır neyse. Ama içimdeki o çocuksu sinema sevgisi, o karanlık salonda bir mucize bekleyişi, o perdeye düşen ışıkla ruhumun kanatlanması hissi var ya, işte o artık pek yok. Onun yerine ne var? Kırmızı halıda verilen pozlar, moda dergilerinin kapaklarını süsleyen “sanatçılar” (ki çoğu zaman gerçek sanatla alakaları bile yok), ondan sonra bir sürü anlamsız ödül törenleri, ve en fenası da o yapay alkış sesleri. Böyle bir düğmeye basılmış da “şimdi alkışlayın” denmiş gibi. İşte o an anlıyorum her şeyin bir tiyatroya döndüğünü ama ne yazık ki bu iyi bir tiyatro değil.
Hani derler ya, bir zamanlar “sinema bir büyü” idi diye… E şimdi ne oldu? Büyü bozuldu mu? Bence bozuldu. Çoktan bozuldu hem de. Yerine ne geldi? Bir tür sinema borsası geldi işte. Filmler artık birer hisse senedi gibi alınıp satılıyor, değeri PR bütçesiyle, yıldız gücüyle, “doğru” mesajı verme kapasitesiyle ölçülüyor. Sanatsal değeri, ruhu, özgünlüğü falan kimin umurunda Allah aşkına? Aman ha sakın ha birileri kalkıp da ana akıma ters düşen, rahatsız edici, düşündüren bir şey yapmasın. Yapsa da festivallerin kapısından içeri bile sokmazlar artık eminim. Geçenlerde bir yönetmen arkadaşım anlattı, filmine sponsor bulmak için nasıl taklalar attığını. Diyor ki “Menduh abi, artık filmi değil, filmin ‘potansiyelini’ satıyoruz, hani o potansiyel dediğin de aslında kaç tane celebritenin kaç selfie çekeceğiyle ilgili ya da kaç tane tweet atılacağıyla alakalı bir şey”. Güldüm mü, ağladım mı bilmiyorum ne komik ne acı bir durum değil mi ya.
Hep sorarım kendime, o cesur, o aykırı sesler şimdi nerede? O ilk sinema büyüsünü yaratanlar nerede? Belki de sessizce köşelerine çekildiler, kendi küçük bahçelerinde kendi çiçeklerini ekiyorlar kim bilir. Belki de daha iyi böyle hani uzakta kalmak bu koca kirlenmiş arenadan. Çünkü bu sahte parlaklık, bu vitrin camı şatafatı var ya, o hakiki sanatı gerçekten gölgeliyor işte. İnsan bakıyor bakıyor da görünenin ardındaki boşluğu hissediyor, o devasa boşluğu böyle soğuk bir rüzgar gibi esiyor içinden. Hani bazen bir film izlersin de böyle tüylerin diken diken olur, ruhun uçar gider başka diyarlara işte o his yok artık. Yerine ne var? Düşüncelerimi bir araya toplamaya çalışırken bile zorlanıyorum o kadar dağınık her şey çünkü.
Aslında geçenlerde markette sıra beklerken aklıma geldi, hani bu festivallerin hali aynı şey gibi. Eskiden mahallemizde bir bakkal vardı, her şey taze, her şey doğal. Sonra ne oldu? Kocaman zincir marketler geldi, her yer ışıl ışıl, çeşit çeşit ama tadı tuzu yok. Her şey paketlenmiş, standartlaştırılmış, ruhu alınmış. İşte festivaller de öyle olmuş, sinemanın bakkalı değil de, sinemanın süpermarketi gibi bir şey olmuşlar. Alışveriş sepetini dolduruyorsun ama hiçbir şeyin keyfini çıkaramıyorsun. Anlıyor musun ne demek istediğimi? Bilmiyorum belki de saçmalıyorum.
Yok ya ne alakası var şimdi marketle falan, konu başka. Konu sinemanın o büyük bayramlarının nasıl birer maskeli baloya döndüğü. Herkes bir maske takmış, gülümsüyor, el sıkışıyor, kameralara poz veriyor ama içlerinde bir boşluk var. O samimiyet, o tutku, o gerçek dertler nereye kayboldu? Sanki festivaller birer check-list haline gelmiş, “evet bunu da yaptık, onu da sergiledik, şimdi sıra ödüllerde, sonra parti zamanı” gibi. Ve sonra hop, yeni bir yıl, yeni bir festival sezonu, aynı döngü tekrar. Hiçbir şey değişmiyor, sadece oyuncular ve filmlerin isimleri değişiyor o kadar. Ama sahne aynı, senaryo aynı
Bir yanıt yazın