Dev Bütçeli Gösteriler ve Ceplik Hikayeler Arasında: Sinemanın “Orta Sınıfı” Nereye Kayboldu?

Vallahi ne yalan söyleyeyim, bu sinema denen şeyin de iyice suyu çıktı gibi geliyor bana ha? Hani eskiden böyle akşam oturup, ne bileyim, bir Clint Eastwood filmi açardın ya da işte Cate Blanchett’in o müthiş oyunculuğunu izlerdin, ah o günler… Şimdi ya bir şeyler havada uçuşuyor birileri gezegenleri patlatıyor ne bileyim uzaylılar dünyayı basıyor falan böyle üç yüz milyon dolarlık görkemli ama bomboş bir şey var önünde ya da öylesine dar bir çevrede çekilmiş öylesine kişisel öylesine sanat filmi etiketi basılmış bir şey ki anca Cannes’da falan takdir ediyorlar ya da bir avuç insan izliyor kimse de anlamıyor ben de anlamıyorum bazen. Arası yok, orta yol filan hak getire, sanki birileri ortadaki tüm köprüleri dinamitlemiş gibi. Dev bütçeli gişe canavarlarıyla mikrobütçeli bağımsız takılmalar arasında bildiğin kocaman bir uçurum var kimse de bunu doldurmaya tenezzül etmiyor ya da edemiyor artık…

Hani vardı ya böyle, kırk elli milyon dolarlık bütçelerle çekilen, ne bileyim, öyle süper kahraman kostümleri olmayan, uzay gemileri falan da uçmayan, ama içindeki karakterlere gerçekten bağlanabildiğin, hikayesinin seni bir yerinden yakaladığı, ağlattığı güldürdüğü düşündürdüğü, hayatın o soğumuş çay tadındaki gerçeklerini yüzüne çarpan, sonra da salondan çıkınca saatlerce aklından çıkaramadığın filmler. Ha, işte onlar. Benim sinemanın orta sınıfı dediğim o, hani bir zamanlar biz de Vardık diye bağıran, ama şimdi sesini kimsenin duymadığı o koca kalabalık var ya işte orası. Ne oldu o filmlere ben gerçekten merak ediyorum geçen markette sıra beklerken aklıma geldi adamlar kasa önünde deterjan fiyatına tartışıyorlardı böyle bir anda kafamda şimşek çaktı sanırım.

Mesela bir ara, ne bileyim, Tom Hanks’in o insani, sıcak performansları vardı, ya da işte Meryl Streep’in her rolüne bürünüşü. Veya David Fincher’ın o gergin, zekice kurgulanmış gerilimleri… Onlar, o filmler, bizi birbirimize bağlayan, hani akşam yemeğinde ailesiyle oturup konuşacak bir şey bulamayan insanların sonra sinemada gördüğü bir karakterin derdiyle dertlenip onun hakkında sohbet etmesini sağlayan o ortak payda gibiydi aslında. Şimdi? Şimdi herkes kendi telefonunda kendi mikro evreninde yaşıyor kimse kimsenin hikayesini umursamıyor galiba.

A dimly lit, somewhat dusty old cinema marquee, with faded letters spelling out a forgotten film title. The marquee lights are flickering, hinting at past glory and current neglect.

Şimdi bir düşünün; Hollywood ve türevleri ne yapıyor? Ya bir film yapıyorlar ki, en az iki yüz, üç yüz milyon dolar bütçe ayırmışlar, dört yüz bin ton görsel efekt kullanılmış, kahramanlar sürekli bir yerden bir yere ışınlanıyor, dünyanın sonu geliyor bilmem ne. Yani evrenin değil, galaksinin kaderi ele alınmış. E bu filmler tabii gişe rekorları kıracak diye bir beklenti var, ki kırmazsa zaten stüdyo batar neredeyse. Ebatlar aşırı büyük. Ya da öbür uçta, üç kuruşa çekilmiş, oyuncular kendi evlerinde giyinmiş, ışığı yönetmen kendi tutmuş, öyle bir film ki, bazen iyi niyetli, bazen gerçekten ilginç bir şeyler vaat eden ama çoğu zaman da izleyiciye bir türlü ulaşamayan, o “ceplik hikayeler” dediğimiz şeyler. Arası? Yok. Resmen bir boşluk. Bir kara delik. Bir uçurum. Böyle boşluk olur mu ya?

Bu arada geçen bir haber okudum şeyle alakalı, hani bu büyük platformlar var ya Netflix falan, onlar da artık daha çok ya en ucuzuna kaçıyor ya da en pahalısına yatırım yapıyorlarmış. Sanki böyle orta yol bir şeye yatırım yapmak bir virüs bulaştırmak gibiymiş. Birkaç sene önce ortanca bütçeli projelere yöneliyorlardı hani biraz daha riskli biraz daha özgün içerikler diyorduk. Eee, ne oldu ona? Tükendi mi hevesleri? Yoksa o “veri” denilen şey bize mi yalan söylüyor acaba. Bazen düşünüyorum hani bu “veri” denilen şey ne kadar gerçek insan duygusunu ölçebilir ki? Bilmiyorum. Belki de haklılardır ne diyeyim.

Bu durum sadece gişe rakamlarına bir fatura kesmiyor arkadaşlar, ki kesse ne olacak zaten cebimizden çıkmıyor film paraları artık biletler pahalı da neyse. Yaratıcılığın damarını tıkıyor, sanatsal çeşitliliği öldürüyor bu resmen. Eskiden bir film olurdu, gişe yapmasa da eleştirmenler severdi, sanat çevreleri sahiplenirdi, sonra DVD’si çıkınca insanlar evlerinde keşfederdi. Öyle efsaneleşen kült filmler ne oldu? Şimdi? Bir film patlamadı mı, anında çöp. Adı bile anılmıyor. Geçenlerde bir arkadaşım bahsetti bir filmden, o kadar iyiymiş ki anlatamam dedi, ama sinemalarda bir hafta kalmış, sonra kaybolmuş. E ben nerden bileceğim böyle bir filmi? Çok saçma. Hani o zamanlar, biz, izleyiciler, biraz daha maceraperesttik sanki. Bilmediğimiz bir şeye şans verirdik. Şimdi her şey önceden belli, her şey garanti. Garanti olmayan hiçbir şeye şans yok. Ne diyeyim, üzücü.

A director on a film set, looking frustrated and scratching his head. Around him, a chaotic scene with crew members looking equally perplexed, amidst half-built elaborate green screen sets.

Hani böyle, ne bileyim, biraz entelektüel, biraz derinlikli, biraz da eğlenceli, hani bir yandan güldüren bir yandan düşündüren ama asla sıkmayan. İzleyicinin zekasına güvenen, karakter odaklı hikayeler vardı. Onlar nereye gitti acaba? Çocuk filmleriyle yetişkin filmlerinin arasında öyle kocaman bir boşluk oluştu ki oraya bir şey düşse geri çıkmaz herhalde. Hepimiz mi çocuklaştık ya da hepimiz mi ağır entelektüel olduk? Bu ikilik niye? Ben anlamıyorum. Yani, bu durumun bir de şöyle bir tarafı var, hani bu büyük bütçeli filmler sürekli aynı formülü tekrarlıyor ya, hani bir kahraman var, bir kötü var, dünya kurtarılıyor falan. E iyi de kaç kere kurtaracağız dünyayı? Bırakın da biraz kendi derdimize düşelim değil mi? Ne bileyim, bir babanın kızını büyütme çabası, bir kadının kariyerle annelik arasında kalışı, böyle hayatın içinden şeyler…

Aslında şey de var, hani bu film festivalleri falan, onlar da artık o kadar çok bağımsız filmle doldu taştı ki, bir yerden sonra hepsi birbirine benzemeye başladı sanki. Herkes ‘özgünüm’ derken aslında aynı kalıpların içine düşüyor gibi. Ya da öyle değil mi bilmiyorum, neyse. Hani ben böyle diyorum ama belki de ben yaşlandım, zevklerim değişti, eskide kaldım. Ama içimden bir ses de diyor ki, hayır Menduh, bu doğru değil, bir şeyler gerçekten bozuldu. Bir jenerasyon büyüdü, eskiden izlediği filmleri bulamıyor. Ne seyretsin şimdi bu insanlar? Her şey ya çok çocukça ya çok ağır. Ne alaka şimdi!!?

Kimin umurunda peki? Kimse dönüp bakmıyor bile sanırım. Herkes kendi bildiğini okuyor kendi çıkarını düşünüyor. Sinema bir sanat olmaktan çıktı sanırım artık. tamamen bir endüstriye dönüştü. Paranın konuştuğu, algoritmanın karar verdiği, riskin alınmadığı bir düzene. Eh, ne diyelim? Böyle gelmiş, böyle mi gider… Hiç sanmıyorum.

A lone film reel, slightly dusty, lying forgotten on a wooden floor in a dimly lit, empty room, with faint light streaming from a high window.

Hani böyle oturup eski filmleri karıştırırken insanın içini bir hüzün kaplıyor ya. Bir zamanlar ne kadar çok seçenek varmış, ne kadar çok hikaye anlatılıyormuş diye. Şimdi? Şimdi sanki herkes birbirinin kopyası filmler çekiyor ya da işte çok özelim çok farklıyım diye bağırıp aslında kimsenin umursamadığı bir şey yapıyor. Belki de sinema dediğimiz şey öldü ha? Yok ya, ne alakası var şimdi… Ölmedi ama ruhunu kaybetti ruhunu işte onu demek istiyorum. Bu gidişle o ruh geri gelir mi hiç bilemiyorum. Çok uzattım aslında ama içimden geldi. Gidip bir çay koyayım en iyisi


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir