Şimdi bakın, sinema denen şeyin bir zamanlar ne kadar büyülü bir şey olduğunu hatırlayanlar var mı aramızda bilmiyorum ben açıkçası hatta bazen düşünüyorum, acaba ben mi yaşlandım da bu filmler bana yavan geliyor yoksa gerçekten de her şey suyu mu çıktı ne bileyim yani? Eskiden bir filmin fragmanı çıksa, aylarca onu beklerdik değil mi? Hatta o film vizyona girdiğinde, o salona girerken bir heyecan basardı içeride ne göreceğiz nasıl bir dünya açılacak önümüzde filmin kokusunu duyardık resmen. Şimdiki filmler, ne bileyim ben… Sanki bir yapay zeka tarafından tasarlanmış da sadece “tüket, unut” döngüsü için programlanmış gibi öyle değil mi?
Hollywood denen o devasa makine, artık kendi kuyruğunu yiyor sevgili dostlar evet hem de öyle bir iştahla yiyor ki ne eti kaldı ne kemiği sadece iskeleti ortada kaldı galiba. Milyarlarca dolar bütçe, yok efendim görsel efektler göz kamaştırıcı, bilmem ne oyuncu kadrosu yıldızlar geçidi. İyi güzel de, o ruh nerede hani o kalbe dokunan, zihinde iz bırakan, çıkıp da arkadaşına ‘Mutlaka izle!’ diye nefes nefese tavsiye ettiğin şeyler varya. Hani o hani o içtenlik işte o işte o nerede? Cevap vereyim: Yok!
Geçenlerde, ismini bile anmak istemediğim o meşhur süper kahraman filmlerinden birine gittim. Ya ne beklersin ki hani, uçuşan adamlar patlayan binalar gürültü patırtı işte. Ama bu sefer bir farklılık olur belki dedim içimden, bir umut kırıntısı hani. Yok ya nerede! Daha ilk yarım saatte mideme kramplar girdi resmen, her şey o kadar tahmin edilebilirdi ki ben bile senaryoyu yazarım desem inanmazsınız. E peki o milyonlarca dolar nereye gitti? Sadece bilgisayar ekranında parlak simlere dönüşmüş hepsi bu mu? Ben bunu evimde, televizyonda da izlerim ne farkı var ki sinema salonuna gitmenin… Geçenlerde komşunun kedisi bile daha ilgi çekici bir dram yaşadı apartman boşluğunda takılı kalmıştı, o bile daha derin bir hikaye oldu benim için yemin ederim.
Stüdyo yöneticileri sanıyorlar ki, izleyici kitlesi sadece “dev bütçe” ve “bilindik marka” peşinde. Sanki biz hepimiz aynı algoritmanın bir parçasıymışız gibi düşünüyorlar, hani ne bileyim veri setine girilmiş üç beş kelimeyle özetlenecek kadar basit zevklerimiz var gibi. Hadi canım oradan! Bizim kalbimiz var ya hani, böyle bir şeyleri hisseden bir organımız var bizim. Beynimiz var, düşünebilen böyle sorgulayabilen. Onlar sadece kasayı düşünüyorlar, gişede ne kadar para basarız peşindeler başka bir şey yok gözlerinde. Ya böyle filmlerden çıkan biri olarak, hani filmi izledin çıktın, şimdi ne hissediyorsun diye sorulsa, vereceğim tek cevap şu olurdu sanırım: ‘Yorgunluk, sadece yorgunluk.’ Bir de zaman kaybı tabii. Ve boşluk hissi. Ne saçma değil mi bir film izleyip boşluk hissetmek? Ben de anlamıyorum.
Hatırlar mısınız eski zamanları, hani o filmlerin, böyle bir kültürel olay olduğu zamanları? Bir arkadaş grubuyla bir filmi izleyip saatlerce tartıştığınız, hakkında yazılar okuduğunuz, karakterlerini konuştuğunuz… Şimdi ne var? Bir hafta sonra hafızamızdan silinen, yerine bir başka, yine aynı formülle üretilmiş gişe canavarının geldiği bir döngü. Bu, ruhsuz bir üretim bandı yahu, sanat değil bu bildiğin sanayi üretimi. Endüstriyel bir sanat! Hatta sanat bile değil. Yani şey, hamburger üretir gibi film üretiyorlar sanki. Standart, bilindik, kalorisini ve içinde ne olduğunu bildiğin ama asla “damak çatlatan” diyemediğin bir lezzet gibi düşün. Ama hamburgerin bile iyisi olur, bunun iyisi de yok ki.
Belki de hani, suç bizde biraz da? Belki biz bu “gösteriş budalalığını” o kadar çok alkışladık ki, onlara yol gösterdik? ‘Aaa ne güzel patladı her yer!’ diye, ‘Ne kadar gerçekçi olmuş şu efektler!’ diye diye diye diye… Yahu bir de o oyuncular var, tamam hepsi çok başarılı insanlar, yetenekli kimsenin lafı olamaz ama, bu tarz filmlerde sanki böyle bir robot gibi oynuyorlar hepsi değil mi? Kendi iç seslerini, kendi ruhlarını katamıyorlar sanki karakterlere. Belli bir kalıba sokulmuşlar, o kalıptan dışarı çıkamazsın, doğaçlama falan hak getire! Hani bir zamanlar method oyunculuğu falan vardı, saatlerce çalışırlardı karaktere bürünmek için. Şimdi ne? Yeşil perdeye bak, sağa dön, sola dön, efektler eklenir sonra. Ne anladım ben bu işten? Bir sabah kahvemi içerken aklıma geldi, hani bu oyuncular da kendi oynadıkları filmleri izlerken sıkılıyor mudur acaba? Böyle bir soru takıldı kafama. Çok fena.

Stüdyoların risk almama mantığı da beni deli ediyor zaten. Niye yeni bir fikir, taze bir senaryo denemezler ki? Yok, illaki “bildiğimiz bir hikaye” olsun, bilmem kaçıncı devam filmi ya da ‘reboot’u olsun ki garanti olsun para. Gişe canavarı kendi kuyruğunu yiyor dedim ya başta, aynen öyle işte. Eski hikayeleri tekrar tekrar ısıtıp önümüze koyuyorlar, ‘Aaa ne güzel, nostalji!’ diye diye biz de yiyoruz. Ama bu durum, yaratıcılığın, sanatın, o beynimizdeki kıvılcımın yavaş yavaş ölmesi demek değil mi? Yeni bir Kubrick, yeni bir Fellini, bir Tarkovsky çıkar mı bu ortamda? Çıkmaz! Çıkamaz. Çünkü sistem buna izin vermez. Zira sanatçı risk alır, sistem ise garanti peşindedir. E haliyle de ortaya böyle kof ruhlar, dev bütçeler ve unutulmaya mahkum filmler çıkar. Ne bileyim ben işte.
Bakın belki de abartıyorumdur, belki de bunlar tamamen benim kişisel takıntılarım. Hani gençlerin daha çok sevdiği, daha kolay tükettiği filmler bunlar olabilir. Ama sinema sadece “kolay tüketim” midir? Hani bir filmi izlerken böyle bir şeyler hissetmek, düşünmek, sorgulamak gerekmez miydi? Yoksa ben mi çok şey bekliyorum? Belki de çağ değişti, insanlar artık sadece kaçmak istiyor gerçeklerden, o yüzden böyle kof ama gösterişli şeylere yöneliyorlar. Aman neyse.

Hani bir de şey var, bu “evren oluşturma” hastalığı. Marvel başladı tamam da şimdi herkes kendi evrenini kurma derdinde. Onu ona bağla, şunu şuna ekle. Sanki her film bir sonraki filmin fragmanı gibi yahu! Filmi izliyorsun, bitiyor, kafanda bir sürü soru işaretiyle kalıyorsun, çünkü bilmem kaç yıl sonra gelecek olan diğer filme referans veriyor. Arkadaş, bir film tek başına bir bütün olamaz mıydı eskiden olduğu gibi! Yok illa ki bir sonraki gişe randevusu için bir çengel atmaları lazım. Bu resmen izleyiciyi rehin almak. Sanki böyle bir seri bağımlısı yapmaya çalışıyorlar bizi. Yok ya… Ben öyle şeylere gelmem ben kendi filmimi kendim seçerim kimseye de eyvallahım yok benim bu konuda.
Yani ne diyeyim, durum vahim be dostlar. Gişe canavarı dediğin şey, sadece para basma makinesine dönüşürse, o makine eninde sonunda paslanır, bozulur ve kendi kendini bitirir. Çünkü ruhsuz bir şeyin ömrü olmaz, olamaz. Ne bileyim yani… Bir de bu filmlerden sonra çıkan oyuncaklar, oyunlar, tişörtler falan var. Resmen filmin kendisi ürün, ama asıl amaç ürünün ürünlerini satmak. Çok ilginç değil mi? Yani film izliyorsun, ama aslında bir reklam izliyorsun gibi. Büyük bir reklam kampanyasının parçasısın. Ya da vazgeçtim, belki de ben fazla derin düşünüyorumdur. Belki de gerçekten sadece eğlenmek istiyor insanlar. Ama bu kadar mı ruhsuz olur eğlence! Neyse ben gidip kendime bir fincan demli çay koyayım, belki de bu işler hep böyleydi de ben yeni fark ediyorumdur.

Kimbilir.

Bir yanıt yazın