Yani ne bileyim artık. Perde gerçekten kime aitmiş bu franchise dedikleri koca devasa makine sinema falan filan denilen şeyde, hani ben anlamıyorum ki, ya da anlamak istemiyorum belki de.
Şimdi mesela oturuyorum evde, geçen televizyonda denk geldim, bir şeyler izliyorum hani, yeni mi eski mi belli değil, neyse. Bir kahraman var böyle, üç aşağı beş yukarı aynı tipler, aynı espri anlayışı, aynı kurtarıcılık, aynı efendim dünyaya barış getirme çabası, falan. Arkasında da koskocaman bir “evren” var, diyorlar. Eee? Ne olacak şimdi bu evrenle? Evrenin kendisi mi film çekiyor arkadaş? Yönetmen kim peki? Hani diyorum ya, o koltuk hakikaten kime ait? Yoksa o koltuk sadece bir makine parçası mı, bir vida mı, o koca evren çarkında dönüp duran küçük bir piyon mu?
Marka mı Sanat mı? Yoksa İkisi Arası Bir Yere Sıkışan Koca Bir Hiç mi?
Bakın şöyle bir durum var bence ha bu arada bir çay koysaydım iyi olacaktı ama neyse. Hani eskiden bir yönetmen ismi duyardın abi, atıyorum işte Tarkovski dersin, film aklına gelir. Kubrick desen, zihninde koca bir dünya canlanır. O adamın imzası, ruhu, kendine has o soğuk ya da sıcak dokunuşu filmin her karesine, her diyaloğuna, her kamera açısına sinerdi değil mi? Şimdi sinen ne? Sinen, o koca markanın, o “evrenin” pazarlama stratejisiyle birleşmiş, milyarlarca dolarlık bütçelerle şişirilmiş, her hafta vizyona giren ve birbirine tıpatıp benzeyen o yapay, ruhsuz, özgünlükten yoksun, sanki bir fabrikanın bantından çıkmış gibi hissettiren o plastik tadı. İnanılmaz ya!

Geçen markette sıra beklerken aklıma geldi. Önümdeki teyze bir ürün aldı, sonra diğerini aldı, hepsi aynı markanın farklı ambalajıydı. Düşündüm. Sinema da buna döndü galiba dedim kendi kendime, böylece otuz iki lira altmış kuruş tutan alışverişimi kasaya öderken falan. Yaşlandıkça bu tür alakasız düşünceler geliyor işte insanın aklına, neyse konuyu dağıtmayayım şimdi. Marka dediğin şey, bir garanti, bir süreklilik vaadi falan iyi güzel de, sanat dediğin şeyin tanımında bu var mıydı? Sanat bir risk değil miydi? Bir bilinmeze doğru atılan cesur bir adım, bir meydan okuma değil miydi? Şimdi meydan okunan tek şey, gişe rekorları, o da markanın kendisine zaten, kendi rekorunu kırma challenge’ı mı desek ne desek? Bilmiyorum ki.
Auteur ruhu falan, nerede soluk alır şimdi bu ortamda? Bir yönetmen çıkıp, “Ben bu evrenin bu karakterini alıp bambaşka bir şey yapmak istiyorum, kendi vizyonumu katacağım, filmi kendi benliğimle yoğuracağım” dese, ne derler ona? “Hoop, dur bakalım! O karakterin zaten milyarlarca dolarlık bir hayran kitlesi var, ona göre bir beklenti var, sen neyine güveniyorsun da kendi ‘imzanı’ atmaya kalkıyorsun be birader?” derler herhalde. Ya da vazgeçtim, belki de kibarca gülümsediklerinden sonra bütçeyi kısmaya başlarlar, ya da o filmi yapmaktan tamamen vazgeçerler? Olmaz mı? Olur olur, bal gibi olur! Hani sanki ilk kez böyle şeyler yaşanıyormuş gibi de konuşuyorum ha ben de.
Şimdi bu gişe garantili ‘evren’ inşa etme hevesi, auteur kavramını bir nostaljiye mi dönüştürüyor dedik. Evet, evet kesinlikle öyle. Bir zamanlar filmleri sadece yönetmenlerin isimleriyle bilirdik. Scorsese, Spielberg, Lynch… Her birinin kendi evreni vardı, ama o evren onların kafalarının içindeydi, onların dehasının bir yansımasıydı. Şimdi o evrenler, pazarlama departmanlarının, stüdyo yöneticilerinin, bilmem ne komite toplantılarının, ya da daha da kötüsü, hedef kitle analizlerinin falan fıstık birleşimiyle mi oluşuyor? Korkutucu değil mi bu?

Ben şahsen izlemiyorum çoğunu, izleyemiyorum. Sıkılıyorum. O kadar para harcanmış, o kadar görsel şölen var ama ruhu yok abi, ruhu! Bir film neden izlenir? Hikayesi için, oyunculuklar için, ama en çok da o hikayeyi anlatan kişinin, o yönetmenin, bize sunmak istediği o farklı bakış açısı için, o kendine has dil için değil mi? E şimdi o dil, o ruh, o bakış açısı, tek bir kalıba sığdırılmaya çalışılıyor. Üstelik o kalıp da, en çok para getirecek, en çok satacak, en risksiz olan kalıp. Vay arkadaş.
Gerçekten yani, sanat markanın gölgesinde mi kaldı? Kaldı bence, hem de nasıl kaldı. Sadece gölgesinde kalmakla kalmadı, markanın ta kendisi oldu artık. Film, filmin kendisi değil, bir markanın uzantısı, bir ürün serisinin devamı, bir sonraki gişe başarısının habercisi. Bıktım yeminle, o aynı fragmanları izlemekten, aynı karakterlerin farklı hikayelerini falan görmekten, bir de sürekli bu “franchise” genişleyecek, yeni karakterler gelecek diye şişirilen balonlardan, pufff.
Bir filmin sanatsal değerini gişesindeki parayla ölçmek, ressamın tablosunu kullandığı boyanın litresiyle ölçmek gibi saçma bir şey değil mi bu arada? Değil mi yani? Öyle ama işte kimsenin umurunda değil bu hani. Önemli olan kaç bilet satıldı, kaç milyon dolar ciro yapıldı, bir sonraki film için ne kadar ön sipariş alınır, falan filan. Gerçekten sinema sanatı öldü mü? Yoksa başka bir şeye mi dönüştü? Bir eğlence parkının yeni bir atraksiyonu gibi mi oldu? Belki de haklılardır, belki de biz eski kafalılar anlamıyoruzdur bu işlerden. Belki de yeni nesil bunu istiyordur. Bilmiyorum ki…

Ama neyse… Benim kafam bunlara basmıyor artık, yoruldum bu düşüncelerden ha bir de bu yeni çıkan filmlerin çoğu da hep aynı efektleri kullanıyor gibi geliyor bana, sürekli patlama, sürekli bir yerler yıkılıyor, ya yok mu başka bir şey, bir karakter analizi, bir diyalog falan, insanı düşündüren bir şey. Yok ya, ne alakası var şimdi, ne alaka diyorum ben de. Gidip bir çay koyayım en iyisi.

Bir yanıt yazın