Yani ne bileyim, birileri sanıyor mu ki biz oturup da öyle her şeyi olduğu gibi yutarız filan. Sinema, hani o büyülü perde var ya, bir zamanlar gerçekten bir şeydi. Bir edebi metin, hatta daha fazlası; bir şiir, bir felsefe kitabı gibi okunurdu, hissedilirdi, içinden çıkılmazdı günler boyu. Şimdi ne oldu peki, bir bakıyorsun hop, on saniyede TikTok videosu gibi tüketiliyor her şey, filmler de öyle, sanki arkasına koyduğun bir fon müziği, geçip gidiyor öylece.
Geçenlerde bir dostumla muhabbet ediyorduk, daha doğrusu o dert yanıyordu ben dinliyordum, hani öyle olur ya bazen, sen aslında çoktan kafanda cevapları vermişsindir ama kibarlıktan susarsın, neyse… Adam diyor ki, “Menduh, artık film izlerken yoruluyorum. Eskiden bir sahneye takılırdım, karakterin gözündeki o titremeye, perdenin arkasındaki perdeye… Şimdi? Şimdi herkes patlamış mısırını tıkıştırıyor, telefonuna bakıyor bir yandan, film mi izliyor, arka planda bir şeyler mi dönüyor anlamıyorum ki.”
Bakma eylemi. Ne kadar basit, ne kadar sığ. Oysa sinema izlemek, sinemayı anlamak, sindirmek hatta biraz sindirememek, o kafandaki kurcalayan sorularla yatağa girmek değil miydi? Hayır, hayır, yanlış anlama, herkes entelektüel olmak zorunda değil. Herkes koca koca kitaplar okumak zorunda da değil. Ama hani birazcık da bir çaba olur değil miydi? Bir film izlersin, sonra bir başkasını izlersin, sonra belki bir eleştirisini okursun ya da kendin kendine o filmin niye öyle bittiğini, o karakterin neden öyle davrandığını düşünürsün…
Şimdi böyle bir şey kalmadı. Yok. Kayboldu gitti bir yerlerde. Nereye gitti peki? Bilmiyorum ben de. Sanki herkes, anında tatmin olma ilkesine göre yaşıyor, öyle bir çağdayız ki, otuz saniye sabrın varsa bravo, bir dakika sabrettiysen neredeyse evliya mertebesindesin. Sinema mı kaldı o kafalarda? Görüntü akıyor, evet. Sesler var, çoğu zaman bomboş, gürültülü sesler. Ama o perdenin altındaki, yanındaki, sağındaki, solundaki; o metaforlar, o simgeler, o tarihsel göndermeler – ki bazen çok basit şeylerdir bunlar, öyle aşırı akademik bir şey de beklemiyorum– nerede? Çoğu zaman fark edilmiyor bile.

Bir keresinde, daha üniversite zamanlarıydı, bir Bergman filmi izlemiştim, hangisi hatırlamıyorum şimdi, hani yaş kemale erince isimler karışır biraz… Ama o filmin bir sahnesindeki karakterin yüz ifadesi, sadece yüz ifadesi, iki gün rüyalarıma girmişti. Saatlerce düşünmüştüm o adamın neden o bakışı attığını, ne hissettiğini, yönetmenin bize ne anlatmak istediğini… Şimdi bir filmin afişi bile geçip gidiyor gözünün önünden, yirmi saniyede on tane farklı afiş görüyorsun sosyal medyada, hangisi aklında kalıyor? Hiçbiri. Kalmıyor.
Ya da belki de biz yanılıyoruzdur ha? Belki de yeni nesil bu kadar derinliği aramıyordur, istedikleri sadece iyi vakit geçirmek, kafalarını boşaltmak. Aman, o da fena değil tabii ki, hani hayat zaten yeterince yorucu değil mi? Bir de sinemada mı dertlenelim ama, öyle mi?! Yok canım, o da değil bence. İnsan zihni, karmaşıklığı sever aslında. Çözülmeyi bekleyen bir bilmece gibidir sinema, hatta bazen kasıtlı olarak çözülmek istemez, sen ona kafa yor diye öyle tasarlanmıştır. Şimdi? Şimdi her şey o kadar çiğ, o kadar apaçık ki, hani bazen bir esprinin nedenini bile açıklıyorlar ya, o derece. E hani nerede o zihin jimnastiği, o içsel yolculuk??
Bu “kör nokta” lafı tam da buradan geliyor işte. Perdeye bakıyorsun, her şeyi görüyorsun sözde. Ama aslında görmüyorsun. Gözlerin açık, beynin kapalı. Veya gözlerin sadece yüzeyde geziyor, derine inmiyor hiç. Hani bir kitap okurken kelimeleri görürsün ama anlamları atlar geçersin, öyle bir şey bu. Resmen gözden kaçan, zihinde silinen, üstünden geçilip gidilen detaylar… Bir ressamın fırça darbesindeki o ufak titreşim, bir şairin kelime seçimindeki o gizli mana gibi. Biz bunu ne zaman kaybettik allah aşkına?

Hatırlarım, lisedeyken bir Tarkovski filmi izlemiştim; Stalker. Aman Allah’ım… O filmi izlediğimizde hepimiz böyle bir tuhaf olmuştuk. Kimimiz sıkılıp çıkmıştı, kimimiz büyüsüne kapılmıştı ama hepsi düşünmüştü o film üzerine. İki ay boyunca muhabbeti dönmüştü sınıfımızda, hala daha ara sıra arkadaşlarla bir araya geldiğimizde, o filmin sonu üzerine saatlerce konuşuruz. Bir sahne aklımda kaldı hep, karakterlerden biri o meşhur Bölge’ye girmeden önce durup bir taşı eliyle okşuyordu, böyle sanki o taşın bir ruhu varmış gibi… Düşün şimdi, o sahneyi bugün birine izletsen, “Ne yapıyor bu adam ya, hadi geçsin şurayı da aksiyon başlasın!” der belki. İşte o “belki” var ya, o belki bizi bitiren şey.
Nereye gitti o okuma becerisi, o katmanları çözme arzusu? Belki de okulda, hani o edebiyat derslerinde, felsefe derslerinde biraz daha yüzeysel geçildiği için. Ya da teknoloji, evet teknoloji bizi tembelliğe itti. Her şeyi hazıra getirdi, o yüzden kafa yormaya gerek kalmadı. Bir düğmeye basıyorsun, dünyanın öbür ucundaki bilgi anında elinde. Ama o bilgiyi işleme, onu yorumlama, onunla bir bağ kurma… İşte o kısım eksik kaldı. Bilgi bombardımanı altında eziliyoruz ama bu bilgiyi sindirme kasımız, hani o ince kas, o günden güne eridi gitti.

Bir şey soracağım şimdi: Sinema salonları bomboş kalırken insanlar evlerinde o küçücük ekranlardan, hani o cep telefonlarından film izlemeye çalışıyor, bunu da sinema zannediyorlar değil mi? Gerçekten mi yaa?? O küçücük ekranda ne görüyorsun ki? Yönetmenin o büyük tuvaline sığdırdığı o ince detayları, o ışık oyunlarını, o kadrajın içine gizlediği bütün o sembolleri? Yok ya, ne alaka şimdi, imkansız bu. Telefon ekranından izlenen film, sadece bir hikaye anlatıcısı gibi algılanır. Oysa sinema… Sinema o hikayeyi anlatış biçimidir. Kelimelerle değil, görüntülerle, seslerle, kurguyla.
Neyse, çok da kafa ütülemeyeyim diyorum. Ama içim sızlıyor işte. Bu kadar güzel bir sanat formu, bu kadar kolayca, ucuzca tüketilmemeliydi. Bir zamanlar “okunan” bir şeydi sinema, şimdi sadece “bakılan”. Aradaki fark, bir şiiri okumakla sadece kelimelerine bakmak arasındaki fark gibi. Biri ruhuna işler, diğeri zihninden kayıp gider… Kaybolduk galiba, öyle değil mi, kayıp gittik bir yerlerde.
Gidip bir çay koyayım en iyisi. Belki soğukta biraz kafa dinlerim.

Bir yanıt yazın