Perde Titremeyi Unuttu Mu? Dijitalin Kusursuzluğu Sinemanın Organik Dokusunu Nasıl Yok Etti?
Şimdi düşünüyorum da hani eskiden… Ne bileyim, bir film izlerdin, o projeksiyon cihazının sesi gelir kulaklarına, hafif bir titreme olurdu perdede. Sanki dünya nefes alıp veriyor gibiydi öyle değil mi? Bir de o kokusu, filmlerin filmlerin o sinema salonunun karışık, biraz nemli, biraz tozlu kokusu. Yok, hayır, ne alakası var şimdi kokunun konuyla demeyin, var işte, her şey bir bütündü hani, bütün o deneyim. Bilmiyorum, belki de yaşlandım ben, eski kafalı Menduh Biçer oldum iyice, hep geçmişe takılıyorum, ama gerçekten öyle, o titremeler, o tane tane dokular… Onlar da bir hikaye anlatıyordu sanki kendileri, filmin ruhuydu o bulanık yerler, o hafif karartılar, o çizikler falan.
Ya şu anki duruma bakıyorsun; pürüzsüz, tertemiz, cillop gibi. Adeta bir operasyon masası yani, her şey steril, her şey kusursuz. Öyle bir keskinlik, öyle bir netlik ki bazen ne seyrettiğimi unutup sadece o “yüksek çözünürlüğün” (!) parıltısına bakakalıyorum. Resmen gözümü yoruyor, ruha işleyen bir yanı kalmamış, sanki bir vitrinde cansız bir mankeni izler gibi hissediyorum çoğu zaman. Anlatabiliyor muyum, o eski filmlerdeki karanlık sahnelerde bile bir derinlik vardı, bir gizem, bir beklenti, şimdi karanlık dediğin tamamen siyah işte, dümdüz, hiçbir şey yok orada, bomboş. Oysaki, hani, karanlığın kendi bile bir karakterdi selüloitte, hatırlıyor musunuz, o garip loşluklar, bazen beliren tuhaf şekiller… Yok artık öyle şeyler. Her şey o kadar hesaplı, o kadar dijital ki, sanki matematik denklemi izler gibiyiz.
Geçenlerde, tesadüfen mi desem ne desem, eski bir Visconti filmini açtım. Hani o devasa dönem filmlerinden biri, adını hatırlamıyorum şimdi, neyse. İşte orada fark ettim yine, o adamların çektiği sahnelerin her karesinde ayrı bir ruh, ayrı bir öykü vardı. Yüzlerdeki çizgiler, giysilerin kumaşındaki o minik pürüzler, ışığın bir yerden süzülüşü… Hepsi kendi içinde bir dünya taşıyordu, canlıydı, nefes alıyordu, bir sanat eseriydi. Şimdi bir süper kahraman filmi izliyorsun mesela, hani o patlamalar, o uçan kaçan adamlar… Her şey o kadar parlak, o kadar sanki bilgisayar oyunundan fırlamış gibi ki, gerçeklik algın tamamen şaşıyor, ne oluyor ya diyorsun, bu kadar parlaklık gözümü ağrıttı, sanki bir reklam panosu izler gibi. Kimse o CGI’ın arkasındaki ruhu aramıyor artık, sadece görsel şölen, “vay be ne kadar detaylı” deniyor. Detaylı da işte, ruhu yok. Bir şey eksik. Hep bir şeyler eksik.

Ya da belki de ben fazla abartıyorumdur, bilmiyorum. Belki de yeni nesil bunu seviyor, bu kusursuzluğu, bu temizliği… Benim içinse o kusurlar, o küçük hatalar, o taneler, o parazitler… Onlar filmi film yapan şeylerdi. Sanki bir ressamın fırça darbelerini görüyormuşsun gibi, o sanatçının el izleri, emeğiydi. Dijitalde o yok işte. Dijital tamamen bir otomasyon, bir mükemmellik arayışı, ki bu da sanatı bence törpülüyor. Sanat dediğin biraz da kusurlarıyla güzeldir hani, biraz da beklenmedik, biraz da plansız, değil mi? İşte o beklenmedik olanlar, o plansız yerler, selüloidin doğasında vardı, o filmin yıpranmasında vardı, o projektörün anlık takılmasında vardı… Bugün öyle bir şey kalmadı. Her şey ayarlı, her şey pürüzsüz, her şey programlanmış.
Hani böyle, çocukluğumda, anneannemler falan vardı, evin bir köşesinde böyle eski bir radyo dururdu. Cızırtılı cızırtılı haberler dinlerdik, müzikler dinlerdik. O cızırtının bile ayrı bir tadı vardı, ayrı bir atmosferi. Şimdi her şey HD ses, tizler patlıyor, baslar vuruyor, kulaklık takınca beynin dağılıyor neredeyse. E güzel de, o cızırtıdaki sıcaklık nerede? O samimiyet, o sanki bir dostunla oturmuş da konuşuyormuşsun hissi… Yok. Aynı şey sinema için de geçerli. O organik doku, o tanecikli dünya, o titreyen perde, o hani böyle hafif dalgalanmalar… Onlar perdenin kendisinin bir hayat belirtisiydi, biz seyirciler de o hayatın içine dahil oluyorduk böylece. Şimdiyse sanki cam bir duvarın arkasından, tamamen ayrı bir dünyayı izliyoruz, dokunamıyoruz, hissedemiyoruz.
Bilmiyorum ki. Belki de teknoloji denilen şeyin kaçınılmaz bir sonucu bu. İnsan her zaman daha iyiye, daha temize, daha nete ulaşmaya çalışır, değil mi? Ama bazen o “daha iyi” dediğimiz şey, aslında bazı kıymetli şeyleri alıp götürüyor bizim elimizden. İşte o eski selüloidin sıcaklığı, o kendine has dokusu, o sinemanın organik kalbi gitti bence. Dijitalin kusursuzluğu… evet, gözü bayram ettiriyor belki, ama ruhu doyurmuyor. Mideyi değil, ruhu doyurması lazım sinemanın, en azından benim için öyle. Yoksa ne farkı kalır ki bir videodan? Ya da bir reklamdan. Hiçbir şey, bence. Ama neyse.

Hatırlıyorum, bir keresinde bir yönetmenle konuşuyorduk, hani ismi lazım değil şimdi. Dedi ki, “Eskiden filmi çektikten sonra bir de banyoya gönderirdik, orada bekleyişin, o kimyasalların, o belirsizliğin bile ayrı bir büyüsü vardı. Filmin nasıl çıkacağını bilemezdik tam olarak, sürprizler olurdu.” E şimdi öyle mi? Çekiyorsun, hemen görüyorsun, anında düzeltiyorsun. Bu kontrol çılgınlığı, bu anında mükemmeliyetçilik dayatması, sanatsal süreci de sanki, ne bileyim, biraz kısırlaştırıyor gibi. Hani hata yapma lüksün bile kalmıyor, her şeyin dört dörtlük olması bekleniyor. Oysa bazen en güzel şeyler o “hatalardan” çıkmaz mı? O beklenmedik anlardan? O “kötü” ışıkta çekilen sahnenin daha gerçekçi olması gibi. Şimdi her şeyi ışıklandırmayla düzeltiyorsun, her şeyi post-prodüksiyonla cilalıyorsun. Sonuç: yapay bir parlaklık. O kadar.
Yani ne diyeyim, perde titremeyi unuttu, sanki bir robot gibi kusursuzca duruyor şimdi karşımızda. Oysa o robot, ne bileyim, bir duygu aktaramıyor bize, bir sıcaklık, bir samimiyet. Belki de çok şey bekliyoruz biz bu teknolojiden. Ya da biz insanlar, hani, o eski alışkanlıklarımızdan vazgeçemiyoruz bir türlü. Ben o titremeyi özledim. O hani sanki bir canlının kalbi atıyor gibi olan ritmi. O selüloidin kokusu diyorum size. Belki de haklısınız, saçmalıyorumdur. Belki de sadece nostalji… Ama bu kadar mı yani? Bütün o eski ruh, bütün o canlılık, sadece bir avuç tozlu anıdan mı ibaret olacak şimdi? Tuhaf.

Ya şey, geçenlerde bir belgesel izledim, Japonya’da hala bazı yönetmenler filmle çekiyorlarmış. Hani inadına mı desem, bilinçli bir tercih mi desem… Ne güzel işte! Belli ki onlar da benim gibi düşünüyorlar. Yani demek ki tamamen ölmedi bu hissiyat. Bir umut var. Ama neyse. Gidip bir çay koyayım en iyisi

Bir yanıt yazın