Yani şimdi bu sinemaya ne oldu ne bileyim ben eskiden hani bakardın bir sahneye, bir karakterin yüzündeki o minik titreşmeye o kaşın hafif kalkışına oradan bir dünya anlam çıkarırdın bir evren açılırdı zihninde. Hatırlıyor musun öyle filmleri? Yoksa ben mi çok yaşlandım da her şeyi o eski tatlı pembe gözlüklerle anımsıyorum sadece, öyle mi düşünmeliyim bilemiyorum ki gerçekten bakış açıları değişti kafalar falan değişti.
Şimdi? Şimdi efendim her şey ama her şey, evet diyorum bakın size her şey, en dibine kadar çiğnenmiş lokma gibi tabağa servis ediliyor, al sen bunu yut bir zahmet lütfen miden yorulmasın sindirimle falan uğraşma sakın, aman ha öyle bir derdin olmasın diye. Bangır bangır bağırıyorlar bize “bak mesaj burada! Gördün mü? Bak burada bir anlam var! Şimdi de buradan çıkardın mı acaba bu dersi ahahahah?” diye, hani insanı çileden çıkarıyor bazen, cidden.
Muamma Nereye Kayboldu Peşine Düşelim
Nerede o gizem hani? O, şey, hani bazı sahneler olurdu mesela, karakter öyle bir dönerdi arkasını, bakışından ne geçirdiğini asla anlayamazdın ama o belirsizlik o boşluk o kadar çok şey anlatırdı ki sana, günler sonra bile aklında o sahne dönerdi “Acaba ne düşünüyordu o an? Şunu mu demek istedi, yoksa aslında bambaşka bir şey mi vardı kafasında?” diye, beynin çalışırdı yani düşündürürdü seni. Şey, sanki, hani hayatın kendisi gibiydi öyle değil mi? Her şeyi avucunun içinde bilmezsin, bazı şeyleri tahmin edersin, kendi anlamlarını katarsın hayata, filmler de öyleydi işte, bir nevi ayna görevi görüyorlardı aslında bize. Bize mi yani. Bize mi, ah işte o. Bize.

Ama şimdi yok öyle bir lüksümüz. Yok. Artık her şey ama her şey, son damlasına kadar açıklanıyor, altı çiziliyor, kalın harflerle yazılıyor, gerekirse renkli fosforlu kalemlerle boyanıyor. Sanki biz oturduk karşısına da böyle ilkokul çocuğu gibi bir şeyleri kaçırırız zannediyorlar. Yahu ben zaten günümün üçte birini ekrana bakarak geçiren, zaten yorgun bitkin bir insanım, bir de kalkıp bana ne hissetmem gerektiğini mi öğreteceksin yani, hadi canım sen de, yetti artık. Herhalde diyorum, ya yönetmenler artık seyirciye güvenmiyor ya da, belki de daha kötüsü, biz seyirci olarak düşünme, hayal etme yetimizi tamamen kaybettik. Hangisi daha acı bilmiyorum, ikisi de kötü.
Geçenlerde bir film izledim işte, adını şimdi vermeyeyim reklam olmasın falan, neyse konu o değil. Bir sahne var, karakterin yüzünde belli ki bir ikilem var. Normalde eskiden o anı uzatırdı yönetmen, kamerayı yüzüne kitlerdi, sen de o yüzdeki binbir ifadeyi yorumlardın. Şimdi ne yaptı biliyor musunuz? Direkt karakterin iç sesini verdi! “Şimdi ne yapmalıyım? Şunu mu seçsem bunu mu seçsem, kararsızım ey dünya!” diye bağırdı bildiğin içinden, ekrana da bir yandan bir görsel bindirme yapıp karakterin kafasındaki seçenekleri maddeler halinde sıraladı. Yuh dedim, yuh artık. Benim hayal gücüm falan kalmadı mı ya, neyse. Evde bile değilim şu an o filmi izlerken aklıma geldi, hani iş yerinde falan bir toplantıdaydım, sonra dedim ki kendi kendime, bu kadar mı acizleşti ki sinema seyirciyi böyle aptal yerine koyuyor, hakikaten ne bileyim.
Peki, Neden Böyle Oldu? Biz Mi Suçluyuz
Yoksa biz mi değiştirdik ki bu düzeni? Hani o sosyal medya çağı falan var ya, her şeyin anında tüketilip geçildiği, her şeyin net ve açık olması gerektiği bir dünya burası. Her an bir şeyler olsun, hemen bitsin, hemen gelsin yeni bir şeyler. Bir Reels videosu izlerken bile alt yazıları takip etmeyen, hemen görselle her şeyi anlayan bir nesil yetişti. Ya da biziz o nesil. Belki de sinema da buna ayak uydurmak zorunda kaldı, ne bileyim, tutunmak için hani, hayatta kalmak için. Ama bu bedel çok ağır sanki. Kendi ruhunu kaybetmek gibi bir şey, şey, sanki…
Bir zamanlar sessizliğin gücü vardı beyaz perdede. Hani o sadece nefes alışverişlerini duyduğun, rüzgarın uğultusunu işittiğin, ya da sadece bir kuş sesiyle dolan o sahneler… Onlar sana çok daha fazlasını anlatırdı bazen, binlerce diyalogdan daha fazla. Şimdi her boşluk hemen bir müzikle, bir efektle dolduruluyor. Korku filmlerinde bile jump scare’dan önce mutlaka bir ses yükseliyor, hani “Bak şimdi korkacaksın!” diye uyarıyor seni. Yahu bırak da ben kendim korkayım be, kendim hissedeyim o ürpertiyi, öyle değil mi yani, içimden gelsin hani o şey, o tepki.
Hayatın kendisi de biraz böyle değil mi aslında? Her şeyi bilmediğimiz, bazı şeylerin muğlak kaldığı, bazı sırların çözülmediği yerlerde daha derinleşmiyor muyuz? Daha insan olmuyor muyuz? Sinema da bir zamanlar işte o hayatın bir parçasıydı, o boşlukları, o sırları bize sunardı, bizi içine çekerdi. Şimdi? Şimdi sanki bir ders kitabı gibi, her sayfasında “Öğrenmeniz gerekenler bunlardır. Lütfen not alın.” diye bağırıyor.

Neyse, Anlatmakla Bitmez Bu Konu…
Ya da belki de ben, evet benim de sorunum var, hani sürekli geçmişe takılıp kalan, her şeye burun kıvıran o tip insanlardan biri oldum artık. Hani o “eski günler daha iyiydi” sendromu var ya, tam da öyle bir şey yaşıyorum belki de. Yeni nesil filmleri seviyordur da ben mi göremiyorum o güzelliği. Bilemiyorum ki. Belki de haklılardır hani, hızlıca anlatmak, hızlıca tüketmek gerekiyor her şeyi. Zaman kalmıyor artık öyle düşünmeye, sorgulamaya, hani derinlere inmeye falan. Modern hayatın gereklilikleri, ne yapacaksın…
Ama ne bileyim yani. Böyle mi olmalıydı? Bir sanat dalı ki, koskoca bir hayal dünyası, böyle mi, şey, yavanlaşmalıydı. Bir fısıltının, bir bakışın, hatta bir hiçliğin, bir boşluğun gücünü unutup, sadece gürültüye, sadece bağırışa mı teslim olmalıydı? Ben hala o derinlikleri arıyorum oysa, o anlaşılmayanı, o çözülemeyeni. Karakterlerin kendi iç dünyalarının labirentlerinde kaybolmayı, sonra kendi yolumu bulmayı. Ama yok işte. Neredeyse hiç yok. Yoksa var mı? Bilmiyorum. Belki de var da ben görmüyorumdur. Olabilir mi? Olabilir.
Bazen düşünüyorum hani, bu yapay zeka falan var ya, hani o da her şeyi o kadar net, o kadar şeffaf, o kadar algoritmik hale getiriyor ki. Hani o da mı, şey, bu sinemanın değişimiyle bir bağlantısı var acaba? Bilmiyorum. Ya da saçmalıyorumdur. Neyse ya, kafamı karıştırmayayım şimdi daha fazla.
Perdeye vuran o aşırı aydınlık, sadece ışıkla kalmıyor, aynı zamanda zihinlerimizi de bir parça körleştiriyor sanki. Gizem, muamma, sessizlik… Onlar birer hayalet artık, eski birer anı. Ne acı ama…
Gidip bir çay koyayım en iyisi, belki bir iki bölüm eski bir polisiye dizi izlerim, hani o gizemin dibine vuran, beni düşündüren, öyle mi yapayım… Ya da vazgeçtim, neyse.

Bir yanıt yazın