Perde, Tüketilip Atılan Bir Ambalaj Kağıdına mı Dönüştü? Sinemanın “Kullan At” Çağı
Yahu neydi o eski filmlerin tadı hani böyle haftalarca kafana takılırdı beyni kurcalardı aylarca çıkmazdı aklından o karakterler replikler sahneler böyle bakkala giderken bile düşünürdün acaba oradaki mesaj neydi ya da ne bileyim o karakter niye öyle davrandı diye kendi kendine çay demleyip derin düşüncelere dalardın sonra bir arkadaşına rastladığında saatlerce onu tartışırdın ama şimdi şimdi ne var?
Yok, hiçbir şey yok. Hakikaten bak diyorum ki yok. Sanki böyle bir paketin içinden cipsi alıp çıtır çıtır yersin ondan sonra da o boş paketi buruşturup çöpe atarsın tam da o hesap oluyor sinema ya da artık her neyse ona sinema deniyorsa tabii. Hani biz eskiden film izlemez de filmi yaşardık resmen bütün o atmosfer içine çekerdi seni sanki o karanlık salonda sadece sen vardın o koca beyaz perdeyle baş başa öyle değil miydi? Geçenlerde yine oturdum bir şeye bakayım dedim ama neydi adı neydi hatırlamıyorum bile bak daha birkaç gün önceydi. Hatta eşim sordu “Ne izledin dün akşam sen ya?” diye ben de şöyle bir boş boş baktım duvara “Eee… Şey… Bilmiyorum ki şimdi…” diye kem küm ettim. Sanki dün hiç film izlememişim gibi. Ha ama bak mesela Baba filmini kaç kere izledim sayısını unuttum diyorum ki yine izlerim yine oturur keyif alırım her bir sahnesini adını soyadımı bildiğim gibi bilirim. Oysaki şimdi adını bile hatırlamıyorum ne saçmalık ama.
Ya da vazgeçtim ya belki de ben çok yaşlandım da ondan unutuyorum bilemedim şimdi, hani bu gençlerin hızlı tüketim alışkanlığına ayak uyduramıyorumdur falan diyeceğim ama yok yahu mesele o değil bence. Bak benim yaşımda olmayanlar da aynı dertten muzdarip. Geçen Taksim’de bir kahvede otururken duydum iki tane üniversite öğrencisi çocuk hararetle tartışıyorlar ama neyi tartıştıklarını ben çözemedim. Böyle bir film ismi söylediler ama o kadar hızlı geçtiler ki üzerinden sanki o film onlar için bir nefes molasından ibaretti sonra hemen başka bir şeye geçtiler. O kadar hızlı konuşuyorlardı ki bir an dedim ki kendi kendime bunlar acaba kodlama falan mı yapıyor ne yapıyorlar şimdi. Neyse yani, anladım ki mevzu sadece benim hafızamın zayıflaması değil.

Bu hız laneti midir ne haltsa, her şeyi alıp götürüyor. Mesela bir film çıkıyor haftalar öncesinden fragmanları dönüyor sosyal medyada herkes konuşuyor işte bak bu olay olacak falan diye. İzliyorsun filmi evet belki o anlık bir tat veriyor sana güzel efektler var kamera açıları değişik konu da fena değil gibi ama bittiği an sanki böyle bir düğmeye basmışlar gibi her şey siliniyor zihninden. Geriye ne kalıyor? Bazen güzel bir görüntü bazen de bir şarkının tınısı o kadar. Bu mudur yani sinema sanatının vardığı nokta? Bir anlık keyif, sonra unutulmuşluk? Hayır böyle bir şey olamaz ya, olmamalı.
Bak şimdi eskiden mesela bir filmi izlemek için sinemaya giderdik değil mi? O sinema atmosferi, o karanlık o perdenin büyüklüğü o koltuğa yayılmak o kadar farklı bir deneyimdi ki. O yüzden belki de o kadar değerliydi. Ama şimdi? Herkesin evinde kocaman televizyonlar, projektörler bilmem neler var. Eee, konfor alanı güzel evet ama o perde sanki ruhunu kaybetmiş gibi değil mi? O bir araya gelme hali o ortak deneyim o beklenti hepsi yok oldu. Bir bakıma bu pandeminin de bunda payı yok değil hani herkes eve kapandı her şey internete kaydı ama öncesi de vardı bu durumun hani kendini belli ediyordu yavaş yavaş.

Peki niye böyle oldu? Kimin hatası? Yönetmenler mi tembelleşti senaristler mi ufkunu kaybetti yoksa biz izleyiciler mi çok mu kolay tatmin olur hale geldik? Bilmiyorum. Belki hepsi birden ama en çok da bu ‘içerik’ kelimesinden nefret ediyorum ben yahu. İçerik ne demek? Her şey içerik mi şimdi? Bir sanat eserine içerik denir mi? Roman içerik mi şiir içerik mi resim içerik mi? Sanat dediğin şeyin bir ruhu var bir derdi var bir ruh hali var. İçerik dediğin sanki böyle bir kutunun içine doldurulmuş anlamsız bir şeyler bütünü gibi geliyor kulağa. Hani süpermarket rafındaki herhangi bir ürün gibi. Öyle değil mi? Film dediğin de hani böyle tüketilecek bir meta mı oldu şimdi?
Bir de şu var ki bu yapımcılar da sanki artık risksiz oynamak istiyorlar gibi. Garanti tutacak formüllere sığınıyorlar. Devam filmleri reboot’lar remake’ler bilmem neler. Hep aynı tas aynı hamam. Yenilik nerede özgünlük nerede? Hani böyle bir film izlersin de dersin ya “Vay be! Bunu kim düşündü, kim yazdı, kim çekti…” O “vay be!” hissi yok artık. Sanki bir algoritma filmi yazmış, başka bir algoritma çekmiş, sonra da o algoritma sana senin seveceğin türden bir şeyleri önüne atmış gibi. Benim canım çorba istiyor diye algoritma bana çorba mı yapacak şimdi?

Geçenlerde dayımın oğluyla konuşuyorum. Yaşı daha yirmi bile yok ama o bile şikayetçi. “Amca” diyor “Bir film izliyoruz, o bitmeden aklımızda bir sonraki var. Sanki bir yarış bu, kim daha çok şey izleyecek. Ama ne izlediğimizin bir önemi yok, sadece izlemiş olmak önemli.” Ee, bu durumda ne oldu? Film dediğin şeyin değeri azaldı değil mi? Bir eşya gibi, bir kullanılıp atılan ambalaj kağıdı gibi oldu. Hatta ambalaj kağıdı bile daha değerli, geri dönüşümünü düşünürsün en azından. Bunların geri dönüşümü bile yok, sadece unutulmuş görüntüler yığını.
Yani ne bileyim ben… Sanki sanat diye bir şey kalmamış gibi bu işte. Sadece bir ürün var, bir zaman geçirme aracı. Bir de sürekli bu “hype” durumu var ya. Bir şey çıkıyor, üç gün herkes ondan bahsediyor, sosyal medyayı yıkıp geçiyor, sonra anında unutuluyor. Sanki o film hiç var olmamış gibi. E peki o filmi yapanlar, o kadar emek verenler ne olacak? Onların sanatı ne olacak? Ruhunu kaybetmiş bir sektöre mi dönüşecek bu iş tamamen? Yok ya ne alaka şimdi, değil mi…
İşte bu yüzden diyorum ki o perde dediğimiz kutsal yer yahu. Bir zamanlar bizi alıp başka dünyalara götüren, düşünmeye sevk eden, hatta bazen hayatımızı değiştiren o perde; şimdilerde sadece bir tüketim aracı, bir ‘izle-geç’ platformu haline geldi. Yazık. Hem de çok yazık…
Neyse, gidip bir çay koyayım en iyisi. Belki biraz sakinleşirim.

Bir yanıt yazın