Altın Heykelin Gölgesi: Sinema Kendini Mi Ödüllendiriyor, Feda Mı Ediyor? ÖZET: Sinema dünyası, her yıl düzenlenen gösterişli ödül törenleriyle kendi göbeğin…

Yahu durup durup aynı şeyi söylüyorum, yıllardır dilimde tüy bitti. Sinema dediğin, hele ki bu çağda, bu karmaşanın, bu gürültünün arasında bir ayna olmalıydı değil mi? Yani bir şekilde bizi bize göstermeli, hayatı sorgulatmalı, hatta böyle bazen beynimize şaplak atmalıydı. Ama bakıyorum da son birkaç senedir, hatta belki daha da uzun, ne görüyoruz?

Koca koca, gösterişli salonlar, pahalı elbiseler içinde dolanan ünlüler, birbiri ardına verilen o altın heykeller var ya, hani Oscar dedikleri, bilmem ne dedikleri… Sanki sinema kendini değil de… kendi egosunu ödüllendiriyor gibi gelmiyor mu size de? Bana geliyor arkadaş. Hem de nasıl geliyor anlatamam. Geçenlerde, ha geçenlerde değil aslında birkaç ay önceydi, televizyonda şöyle bir göz attım törenlerden birine, hangi kanal hatırlamıyorum ama yemin ederim bir reklam kuşağının arasına sıkışmış gibiydi o sözde büyük geceler, ödüller… Hani şey gibi, annemin doğum gününde bana aldığım o çakma saat vardı ya, öyle hissettirdi. Anladınız mı? O kadar yani.

Altın Heykelin Gölgesi: Sinema Kendini Mi Ödüllendiriyor, Feda Mı Ediyor?

Bak şimdi, mesele şu ki bu endüstri, kendini kutlamakla o kadar meşgul ki asıl meseleyi, yani biz seyircileri, daha doğrusu insanı, hayatı, tüm o acı tatlı, soğumuş çay tadındaki gerçekleri unutuyor gibi. Hani her sene yeni bir akım, yeni bir söylem peşinde koşarlar, ‘farkındalık’ derler, ‘kapsayıcılık’ derler, ‘çeşitlilik’ derler de sanki hepsi o gösterişli podyumlara birer basamak olmak için var sadece… Bilmiyorum, ben mi fazla takılıyorum acaba? Ya da yaşlandım da her şey mi batıyor artık, bilmiyorum ki…

Düşünsene, film yapıyorsun, yıllarca uğraşıyorsun, kan ter içinde, sabahlamalar, tartışmalar, çekim hataları, bütçe kısıtları, oyuncunun kaprisi falan filan bir sürü dert. Sonra bir de geliyorsun, o filmin değeri bir heykelcik ile ölçülüyor. Gerçekten mi? Bir heykelcik mi yani o filmin sanatsal değerini, izleyicide yarattığı etkiyi, belki de birinin hayatını değiştirmesini tanımlıyor? Güldürmeyin beni Allah aşkına. Saçmalık! Bu, hani o ilkokuldaki yıldızlı pekiyi gibi bir şey; tamam motive eder de, tüm eğitim sistemini buna indirgemek gibi bir şey değil mi bu şimdi? Yok ya, ne alakası var şimdi… Benzetmem biraz garip oldu sanki, neyse.

Aslında mesele ödüllerin kendisi de değil belki tam olarak. Ya da vazgeçtim, öyle değil… Mesele, o ödüllerin, o kırmızı halı şatafatının, o “ben en iyiyim” narsisizminin, sinemanın asıl ruhunu, o samimi, o içten, o sokaktaki adamı anlatan yanını yiyip bitirmesi. Bir film ne zaman “Oscar’lık” yapılır hale geldi, ben o zaman koptum olaydan. Hani sinema zaten bir sanat dalıydı, bir ifade biçimiydi, neden sürekli bir yarış atı gibi koşturulup duruluyor ki? Atları da severim halbuki.

A dimly lit, grand award ceremony hall, but instead of people, the seats are filled with golden Oscar statues looking at a large empty stage, implying self-reflection and isolation.

Mesela geçenlerde, şey, bir arkadaşımla konuşuyorduk, hani o eski filmlerden falan açıldı konu, Fellini’ler, Bergman’lar… Ah o adamlar, onların derdi heykelcik değildi ki. Onlar hakikaten bir şeyler anlatmak derdindeydiler. Kendi iç dünyalarını, toplumsal meseleleri, insanın çaresizliğini, aşkını, nefretini, her şeyi ama her şeyi en doğal haliyle perdede görmek isterlerdi. Şimdi ise? Şimdi o kadar hesap kitap var ki. Bu kategoriye girer mi, o jüri beğenir mi, şu mesajı verirsek ne olur, bu politik doğruculuk sınırlarını aşar mı? Of aman. Beynim şişti düşünürken bile.

Yani sinema, kendini kutlarken, aslında kendi tabutuna çivi çakıyor olmasın mı? Kendi kendini zehirliyor, kendi kendini yiyip bitiriyor gibi geliyor bana. Hani o genç, hevesli yönetmenler, senaristler var ya, hayalleri olan, kafalarında bin bir hikaye dönen… Onlar da bu döngüye, bu şaşaalı ama içi boş sisteme dahil olmaya mecbur bırakılıyorlar sanki. Ya da öyle hissediyorlar. Oysa asıl güç, o hani o büyük bütçeli, şaşaalı yapımlarda değil, o küçük bütçeli, ama ruhu olan, kalbe dokunan, insanı düşündüren, o ‘sahi’ hikayelerde değil miydi?

Hatırlıyorum, hani bir keresinde markette sıra beklerken aklıma gelmişti bu. Önümdeki kadın, kasaya gelmiş, kredi kartını uzattı, pos cihazı “yetersiz bakiye” dedi. Kadın bir an dondu kaldı, sonra cüzdanına uzandı, bozuk paraları aradı. Yüzündeki o ifade var ya, hani o anki o çaresizlik, utanç, sinir ve hafifçe beliren tebessüm… İşte dedim kendi kendime, sinema tam da bu olmalı! O anı yakalamalı, o anı bize hissettirmeliydi. Ama neyse, konuyu dağıtmayayım şimdi. Asıl mevzuya dönelim.

Peki bu film festivalleri, bu ödül törenleri ne işe yarar o zaman? Medya için iyi bir malzeme, değil mi? Ünlülerin kim kiminle geldi, kim ne giydi, kim ne dedi, skandal oldu mu olmadı mı… Magazin programlarının ekmeği bunlar. Bir de tabii filmlerin reklamı. “Oscar ödüllü yönetmenden”, “Altın Palmiye sahibi oyuncu”… Pazarlama stratejisi, evet, anlıyorum. Kapitalizmin çarkları dönecek illaki. Ama bu kadar da değil ki…

Oysa sanatın pazarlamadan daha fazlası olması gerekmez mi? Hani o estetik değer, o ruhsal doygunluk, o “vay be!” dedirten anlar… Onlar sanki giderek daha az rastlanır oluyor. Her şey bir formül üzerine kurulu gibi. A filmi şu kadar ödül alır, B filmi bu kadar gişe yapar. Sanki sinema bir Excel tablosuna dönüşmüş. Rakamsal veriler, grafikler, beklentiler… Sanat nerede kaldı bu işin içinde?

A close-up of a human hand meticulously adding numbers and formulas into an old, dusty cinema film reel, turning it into a spreadsheet.

Belki de yanılıyorumdur ha. Belki de bu gösteriş, bu şatafat, sinemanın hayatta kalma mücadelesinin bir parçasıdır. Hani ilgi çekmek için, seyirciyi salonlara çekmek için yapılan bir fedakarlıktır. Ama feda edilen şey, bence sinemanın ta kendisi, onun ruhu, onun o kirli, dağınık, mükemmel olmayan, insanı insan yapan tarafı. O zaman bu bir fedakarlık mı olur, yoksa intihar mı? Kendi kendine yapılan bir suikast. Hem de böyle altın heykellerle süslenmiş, pırıltılı bir suikast.

Bir de hani bu yapay zeka falan muhabbeti var ya, her şeyin dijitalleştiği, o kadar çok algoritmik film var ki artık, bir süre sonra o yapay zekalar da kendine ödül vermeye başlamazsa şaşarım. “En iyi öğrenen algoritma”, “en etkileyici senaryo üreten bot”… Şimdiden hazırlıklı olmak lazım. Çünkü o zaman işte gerçekten yandı gülüm keten helva. İşte o zaman sinemanın insanlık hallerini anlatma derdi falan kalmaz, sadece verilerle oynayan, formüllerle üretilen bir şey olur çıkar. Ki zaten biraz da o yola doğru gidiyor gibi… Korkarım.

Ne diyeyim, bazen insan oturup düşünüyor; bu kadar gösteriş, bu kadar tantana, neye hizmet ediyor? Sinemanın asıl amacı neydi? Bizi eğlendirmek mi, düşündürmek mi, yoksa sadece kendini şişirmek mi? Sanki sonuncusu daha ağır basıyor gibi… Ya da belki de hepsi birden, karışık. Çok karışık.

Olsun ya, her şeye rağmen bir umut kırıntısı var mıdır? Bilmiyorum. Ama neyse…

A single, faded cinema ticket lying on a worn, grimy pavement, illuminated by a faint, distant spotlight, symbolizing a lost dream.

Şimdilik gidip kendime bir çay koyayım ben en iyisi. Belki o zaman bu karışık kafam biraz daha durulur, belki de durulmaz. Kim bilir?


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir