Algoritmalar Perdeyi Yazarken: Sinema Veriyle Ölür, Seyirci Neden Susar? ÖZET: Streaming platformlarının algoritma dehlizlerinde kaybolan sinema sanatının ge…

Şimdi yine bu hafta da kafayı taktım bu algoritma denen garabetin bizim izleme zevkimize yani bildiğimiz sinema sanatına nasıl bir kazık attığına hani şu sürekli dönüp dolaşıp aynı şeyleri önümüze getiren o bitmek bilmez öneri listelerine filan öyle bir bunaldım ki bazen diyorum ya kapat şu platformu aç klasik bir şey ya da git bir DVD al hani ne bileyim.

Düşünsenize eskiden bir filmi keşfetmek için uğraşırdık değil mi? Gazete eklerini karıştırır arkadaşlarla tavsiyeleşir belki kütüphaneden bir kitap alır yönetmenin filmografisine bakar öyle bulunurdu o cevherler. Şimdi? Şey şimdiyse önümüze tık tık tık diye diziyorlar beğenirsin bunu sen seversin bunu diyen bir robotik ses var sanki kulağımda ama ne dinlediği belli ne anladığı.

Aslında ne dinlediği belli biliyor musunuz izleme geçmişimizdeki o tek düze, o vasat zevklerimizi kaydedip kaydedip duruyorlar sonra da aynı çorbanın içine sürekli aynı malzemeyi atıyorlar farklı farklı baharatlarla servis ettiklerini iddia ederek yok ya bu düpedüz yalan. Bir yerden sonra miden bulanıyor hep aynı tatdan hep aynı temadan sanki dünyada başka hikaye kalmamış gibi.

Geçenlerde, yani geçen ay falan, markete ekmek almaya gitmiştim yağmur da yağıyor ıslatıyor her yerimi neyse sırada bekliyorum kasa da kalabalık öyle bir aklıma geldi ki bu algoritma denen şey hayatın her yerinde mi şimdi hani market alışverişinde bile mi bu kadar yönlendiriliyoruz hangi deterjanı alacağımıza hangi peyniri seçeceğimize ben mi abartıyorum yoksa gerçekten mi böyle? Bakkal amca bile bana göre şunu al dediğinde daha samimi geliyor çünkü o beni tanıyor az çok yıllardır hep aynı mahallede yaşıyoruz o da biliyor benim bütçemi neyi sevdiğimi ama o algoritma denen şey soğuk bir veri yığını sadece anlar mısın demek istediğimi?

Sinema diyorlar sanatın en özgür hallerinden biri ama şu an bir veri madencisinin tünelinde tıkılıp kalmış gibi. Kimse risk almak istemiyor, neden? Çünkü algoritmalar risk sevmiyor hani o tuhaf uçuk kaçık, belki ilk başta kimsenin anlamayacağı ama zamanla kült olacak filmler var ya hah işte onlar artık doğamıyor yaşayamıyor çünkü algoritmalar diyor ki “Bu film bizim genel izleyici kitlesine hitap etmez, veriler böyle diyor.” hangi veriler peki benim görmediğim senin bilmediğin o koca karanlık veri havuzunda ne dönüyor kim bilir.

Ya da vazgeçtim, belki de haklılardır ne bileyim. Belki insanlar artık gerçekten sadece o “kolay tüketilebilir” içerikleri istiyordur. Hani beyin yormayan, üstüne düşünmeyi gerektirmeyen, başladın mı zaten beş dakikada ne olacağını anladığın o formül filmleri… Aman, kimin umurunda zaten. Ne fark eder ki?

Ama sonra düşünüyorum şey bu gerçekten de sinema mı? Yoksa bu sadece birer görsel ve işitsel uyarıcı yığını mı? Biz ne ara bu kadar pasifize olduk? Neden susuyoruz? Eskiden bir film kötü olsa yeri göğü inletirdik eleştirirdik tartışırdık şimdi en fazla bir beğenmeme tuşuna basıp geçiyoruz o da zor gelirse, çoğunlukla kim uğraşacak ki.

Seyirci hani o kutsal seyirci denilen varlık neden sesi çıkmaz anlamıyorum? Kendi zevklerinin çalındığını hissetmez mi hiç? Veya artık zevk diye bir şey mi kalmadı bizde, sadece alışkanlık mı ediniyoruz hep aynı döngüyü tekrar etmekle. Sanki soğumuş çay tadındaki gerçekler bunlar içtiğin zaman anlıyorsun ki bir tadı yok aslında sadece alışkanlık olmuş yudumlamak o kadar.

A surreal, dark image of a giant, glowing algorithm flowchart constricting a classic film reel, with tiny, silhouetted human figures passively watching on screens in the background. The mood is oppressive and slightly melancholic.

Bir de şu var algoritmalar bize kendimizi anlattığını iddia ediyor ama aslında bizi tek tipleştiriyor. Sen komedi seviyorsun, ben aksiyon o da dram ama bir süre sonra hepimiz aynı algoritmanın beslediği o ucube yaratığın bir parçası oluyoruz gibi geliyor bana. Kendi köşemizde kendi küçük zevklerimizle mutlu olurken aslında o devasa veri çarkının dişlileri arasında öğütülüyoruz yavaş yavaş ve farkında bile değiliz belki de.

Sinema dediğin şey keşif yolculuğudur değil miydi bir zamanlar? Bilmediğin bir kültürü bilmediğin bir coğrafyayı bilmediğin bir bakış açısını sana sunan o sihirli perde. Şimdi ne o? Birbirinin kopyası hikayeler üç aşağı beş yukarı aynı karakter tipleri hep aynı Hollywood formülünün bilmem kaçıncı varyasyonu sanki yapay zeka yazmış senaryoyu yapay zeka seçmiş oyuncuları yapay zeka giydirmiş yönetmeni de yönlendirmiş robotlar oynatmış her şeyi robotlar yapay zeka… Yok ya ne alakası var şimdi.

Ama düşünsenize gerçekten de bir yapay zeka başlık ve özet verdi diyelim yazılması için bir senaryo. Ne çıkar ortaya? En popüler 100 filmin en sevilen 50 karakterinin en çok tıklanan 20 sahnesinin harmanlandığı bir frankenstein canavarı! Kim izler bunu? milyonlarca insan izler tabii ki çünkü algoritma ‘bunu sen seversin’ derse izlersin ne garip bir döngü değil mi???

Hani bu kişisel gelişim kitapları falan der ya ‘konfor alanından çık’ diye hah işte sinema da tam olarak bu algoritma denen konfor alanının esiri olmuş durumda. Cesur işler yapmak artık delilik olarak görülüyor çünkü veriler ‘satmaz’ diyor oysa sanatın kendisi zaten biraz delilik değil miydi, biraz çılgınlık biraz kural tanımazlık…

A close-up shot of a human eye reflecting multiple small, glowing screens showing different streaming platform logos. The eye looks tired and slightly unfocused, conveying a sense of digital fatigue.

Bazen bu durumun sosyolojik bir karşılığı olduğunu düşünmeden edemiyorum. İnsanlar neden bu kadar teslim olmuş durumda hani kendi tercihlerini sorgulamaz hale gelmişler gibi. Ya da aslında sorguluyorlar da seslerini mi duyuramıyorlar bu koca dijital okyanusta kim bilir…

Bu arada dün akşam bir belgesel izledim şey bayağı eski bir şeydi 70’lerden falan bahsediyordu vahşi doğa üzerineydi, inanılmazdı. Yani hiçbir algoritma onu benim önüme getirmezdi biliyorum çünkü benim izleme geçmişimde öyle vahşi doğa belgeseli falan yok ama arkadaşım ısrarla ‘izle’ dedi iyi ki de izlemişim. Gerçekten de insan eliyle keşfedilen bir güzellik gibiydi o film. Algoritmanın bana dayattığı o sıkıcı aksiyon filmlerinden sonra ilaç gibi geldi resmen. Bir de filmin ses tasarımına falan bittim böyle kuş sesleri rüzgarın uğultusu o kadar gerçekçiydi ki sanki oradaydım.

Neyse konuyu dağıtmayayım ama hani bu insan dokunuşu dediğimiz şey kaybolup gidiyor mu acaba? Bir sanat eseriyle kurduğumuz o kişisel bağ o tuhaf kimya… algoritma bunu nasıl hesaplayacak ki? Kaç MB veriyle kaç pikselle bir filmin ruhunu ölçebilirsin ki yani bu mümkün mü hiç?

Bizim sinema yazarları eleştirmenler falan onlar ne yapıyor peki? Onlar da mı algoritmaların peşinden koşuyor artık? Yoksa hala direnenler var mı o küçük butik salonlarda kendi seçkilerini sunan ya da eski usul yazılarıyla insanları başka dünyalara davet eden hani?

An old, slightly worn movie projector shining a beam of light onto a blank screen in an empty, dimly lit cinema. The light is focused and solitary, a symbol of fading tradition against a digital backdrop.

Şimdi mesela düşünüyorum. Bir film vizyona girse sadece ağızdan ağıza yayılarak, sosyal medya hileleri olmadan, reklam bombardımanı olmadan, sadece hikayesiyle ve oyunculuklarıyla kendine yer bulabilir mi bu dijital çağda? Zor gibi değil mi? Ya da belki de imkansızdır kim bilir.

Biz seyirciler, hani şu sinemanın en temel varlık nedeni olan bizler, birer ‘veri kümesi’ne indirgenmiş durumdayız bu gidişle. Filmler de bizim o ‘veri kümesi’mize en uygun ‘içerik’ olmaktan öteye gidemiyor. Sinema ölür mü bilmiyorum ama sanki ölüyor gibi bir yerden sonra. Hem de sessiz sedasız, bizim suskunluğumuzla ölüyor.

Gidip bir çay koyayım en iyisi.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir