Karanlık Salonun İnfazı: Sinema, Evde Tüketilen Bir Ürüne mi Dönüştü? ÖZET: Karanlık salonun büyüsü, kolektif nefes alışverişi ve perdeden yansıyan devasa hi…

O salon yok artık. Yani var aslında da hani böyle ruhu çekilmiş gibi, ne bileyim o bildiğimiz sinema değil gibi bir şey var ya içimde bir süredir. Sanki o büyük, o devasa perdeden yansıyan bir hayal değil de evde, koltuğa yığılmış, ayağımda patlak terlikler, elimde soğuk çay (evet soğumuş çay tadındaki gerçekler dedim kendime defalarca) öyle tüketilen bir şey oldu sinema dediğimiz hani o görkemli, o bambaşka dünya.

Düşünsenize, bir zamanlar millet haftalar öncesinden sıraya girerdi – ya da ne bileyim ben, annemlerden duyardım öyle yani, bizim zamanımızda da bilet kuyrukları vardı tabii ama bu kadar vahim değildi belki de – o filmi ilk görenlerden olmak için. O loşlukta yabancılarla, tanımadığın bir sürü insanla aynı havayı solumak, aynı anda ürpermek, gülmek, bazen de gizli gizli ağlamak. Bilinçaltımıza işlenen, o kolektif ritüelin o tuhaf ama bir o kadar da özel enerjisi… Nereye gitti bütün bunlar? Ne oldu o büyülü ana?

Geçen hafta markette sıra beklerken, tam da kasadaki teyze “Bu yeni çıkan cips çok tuzlu mu Menduh Bey?” diye sorarken (halbuki ben hiç tuzlu cips yemem sadece rafta duruyordu diye öyle bakmıştım), aklıma geldi bu mevzu. Hani diyorum, film izlemek dediğimiz şey artık sadece bir “içerik” mi oldu? Bir kutunun içinden çıkan, ambalajı açılıp öylece masaya bırakılan bir ürün gibi yani. Pat diye play’e basıyorsun, arada durdurup tuvalete gidiyorsun, ya da ne bileyim eşinle gürültülü gürültülü konuşuyorsun film oynarken; telefona bakıyorsun, hadi canım sıkıldı diye başka bir şeye geçiyorsun, falan… Bu ne biçim bir saygısızlık ya, filmi yapanlara, o koca emeğe karşı bu ne laubalilik! Ayıp yani.

Ya da belki de ben fazla abartıyorumdur, bilmiyorum. Belki de haklıdırlar yeni nesil hani böyle daha hızlı, daha pratik bir tüketim arayışında olanlar. Aman ne bileyim kimin umurunda aslında. Ama bir yanım da diyor ki, hayır Menduh, bu işin bir adabı vardı kardeşim. Bir disiplini, bir duruşu, saygı duyulması gereken bir yanı. Sinema salonu dediğin, o karanlık o derin yer, orası bir mabet gibiydi neredeyse, bir nevi tapınaktı. Şimdi o tapınağın duvarlarını yıktılar, yerine oturma odalarına birer seccade serip “hadi buyurun!” dediler sanki. Hıh, seccade de güzel metafor oldu şimdi aslında, not alayım bunu.

A dimly lit, empty cinema hall, rows of red velvet seats stretching into the dark, a single beam of light from the projector booth illuminating dust motes in the air, creating a sense of nostalgic melancholy and loss.

O devasa, o her şeyi yutmaya hazır perdeye yansıyan o suretlerin gücü… O kadar farklıydı ki. Eve gelip televizyonun küçücük ekranında izlediğinle aynı şey değil, asla! Bir kere o ses. O gürültü. O subwooferların kalbini patlatacakmış gibi yaptığı o titreşim. Hani derler ya, “o anı yaşamak”. İşte o anı yaşatıyordu sinema. Şimdi ne, soundbarlar mı? Komik. Yok ya, ne alaka şimdi soundbarla o aynı şey olabilir mi??

Bir de hani o film bitince salon yavaş yavaş aydınlanırken milletin böyle sessizce kalkıp, o gördüklerini sindirme halleri vardı. Herkes kendi içinde bir şeylerle cebelleşiyordu, ya da ne bileyim bir filmin etkisinden çıkmaya çalışıyordu, yavaş yavaş gerçek dünyaya dönüyordu. Şimdi film bitiyor, hooop, bir sonraki dizinin bölümüne geçiyorsun hemen, ya da Instagram’a girip kedili videolar izliyorsun. Hiçbir şey içselleşmiyor, hiçbir şey seninle kalmıyor, uçup gidiyor öylece zihninden. Bir çırpıda tüketip çöpe atılan bir fast-food gibi yani.

Eleştiriyorlar beni bazen, “Menduh Bey, siz de çok eski kafalısınız, her şeye bir kulp buluyorsunuz” falan diye. Desinler. Ben haklı olduğumu biliyorum. Bu durum sadece bir tüketim alışkanlığı değişikliği değil, bu bir kültür erozyonu. Hani denir ya, “bilgi parmaklarınızın ucunda” diye. E tamam, bu sinema da öyle oldu işte, parmaklarımızın ucunda evet. Ama o parmakların ucundaki şey, o eski ihtişamından çok şey kaybetmiş. Ruhunu, o eşsiz deneyimi, o bir aradalık hissini… hepsini.

A person slumped on a sofa in a cluttered living room, eyes glued to a laptop screen displaying a movie, surrounded by snack wrappers, remote controls, and a half-eaten meal, capturing the mundane and solitary home viewing experience.

Hani bir de şey var, o sosyal medya, herkesin film eleştirmeni olduğu o saçmalık. Sanki izlediği filmin her karesini, her diyaloğunu en ince detayına kadar biliyor, yönetmenden daha iyi anlıyor. Ya siz kimsiniz ya, Allah aşkına! Orijinal deneyimi yaşamadıktan sonra, yani o karanlık salonun o büyüsüne teslim olmadan, o kolektif nefes alışverişine dahil olmadan, neyini eleştiriyorsun sen filmin? Sadece ekranına yansıyan bir dizi pikseli mi yorumluyorsun? Anlamıyorum. Anlamak da istemiyorum açıkçası, beni yoruyor bu düşünceler, bu kadar üstüne gitmek istemiyorum bazen, bırakıyorum öylece. Ama sonra yine içimden bir ses “Dur Menduh, susma, söyle içinden geleni” diyor. E ne yapayım ben de söylüyorum işte.

Sinema dediğin, bir ortak rüyaydı aslında. Hepimizin aynı anda gördüğü, ama her birimizin kendi içinde farklı anlamlandırdığı devasa bir rüya. Şimdi o rüyayı bölük pörçük, parça parça, kendi istediğin zaman durdurup devam ettirdiğin, kendi yorumlarını yazdığın, kendi evinin dört duvarına hapsettiğin bir şeye çevirdiler. Bu özgürlük mü şimdi, bu ilerleme mi? Bence değil. Bence bir hapis, bir kısıtlama, bir küçülme. Ama kimin sesi duyuluyor ki bu çağda benim gibi düşünenlerin sesi mi? Yok canım, imkansız.

A close-up shot of a hand holding a glowing smartphone, the screen displaying a streaming service interface, fingers hovering over various movie thumbnails, symbolizing the endless and often overwhelming choice of digital content.

Ah be… Sanki bir şeyler kayboluyor, avuçlarımızın arasından akıp gidiyor gibi hissediyorum. Geri gelmeyecek şeyler. Belki de bir gün o sinema salonları tamamen boş kalacak, tozlanacak, örümcek ağları saracak her yerini. Belki de müzeye dönüşecekler, “eskiden insanlar böyle dev perdelerde film izlerdi çocuklar” diye anlatılacak, hani böyle yarı mitolojik bir hikaye gibi. O zaman işte o zaman… ne diyeceğiz? Gerçekten bir kaybımız yok muymuş diyeceğiz? Hayır. Olacak. Çok büyük bir şey olacak.

Ama neyse…

Neyse.

Gidip bir çay koyayım en iyisi. Yine soğumuş bir çay olacak muhtemelen.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir