Şimdi durup dururken aklıma ne geldi biliyor musunuz? Geçen televizyonda bir belgesel izliyorum, hani şu böyle dünyanın en bilmem ne hayvanı falan serisi oluyor ya onlardan biriydi. Belgeselde foklar var, bir şekilde miyavlıyorlar falan ama tabii kimse onlara “foklar bu hayvanı temsil etmiyor, miyavlaması yanlış” diye bir kural koymuyor. Ama gel gör ki sinema diye bir sanat dalımız var, koskoca perdeye sığdırdığımız hikayelerimiz var, o hikayelerin içine koyduğumuz karakterler… ve nedense son zamanlarda bu hikayelerin gerçekliği o kadar şey oldu ki, ne denir, bir parça tuhaflaştı sanki?
Yani ne bu ‘doğruculuk’ kavgası Allah aşkına! Hani iyi niyetle başladı ya her şey, işte azınlıklar, farklı kimlikler temsil edilsin, klişeler yıkılsın, evet doğru. Güzel bir düşünce. Hem de çok güzel. Ama sonra bu işin cılkı çıktı beyler, hanımlar. Bildiğin didaktik ders kitaplarına döndü filmler. Sanki biz izleyici olarak neyin ne olduğunu anlamıyoruz, her şeyin bize parmak sallanarak anlatılması lazım. Bir de öyle garip bir zorunluluk hissi var ki, her filmde, her dizide artık böyle bir “temsil kotası” doldurmak şartmış gibi. Yoksa fena kaşınıyorsun.
Hatırlıyorum, çocukken izlediğim filmler vardı, bir karakter ya iyiydi ya kötü, bazen griydi tabii ama içimizden biri gibi hissederdik. Hataları olurdu, kusurları olurdu, e insanız yani, kim mükemmel ki? Şimdi öyle değil! Şimdi karakter dediğin ya ultra doğrucu, pırıl pırıl, hiç hatası yok, ya da sırf “kötü” diye damgalanmış, stereotiplerle dolu bir ucube. Gri alanlar, o insanın içindeki gelgitler, pişmanlıklar, gizli kalmış zaaflar… yok ya, uğraşmıyorlar artık onlarla. Niye? Çünkü “doğru mesajı” vermeye çalışıyorlar herhalde. Ama ne mesajı? Hani o soğumuş çay tadındaki gerçekler var ya, işte onlardan bile eser kalmadı.
Sinemanın Kürsüye Dönüşme Halleri, Ya da Vazgeçtim!
Aslında şey gibi bu, hani mahallede hep bilen amca vardır, sen daha konuyu tam anlatamadan lafını keser, “Sen şimdi onu şöyle yapacaksın evladım” der ya, işte aynen öyle! Sinema da bize bir şeyler “anlatmaya” çalışırken, aslında ne yapıyor biliyor musunuz, bizim kendi düşünce süzgecimizden geçirme, kendi yorumumuzu katma özgürlüğümüzü gasp ediyor. Yok ya, bu kadar sert konuşmak da doğru mu şimdi, bilmiyorum. Belki de haklılardır, belki de bizler gerçekten eğitilmeye muhtaç bir kitleyizdir, kim bilir?
Ama öte yandan, sanat dediğin şey özgürlük değil miydi ya? Bir yönetmenin vizyonu, bir senaristin hayal gücü, o hikayeyi anlatış biçimi, bu kadar kriterle, bu kadar “aman kimseye dokunmayalım, aman şuna dikkat edelim” telaşıyla nasıl nefes alabilir ki? Sanat dediğin rahatsız etmeli bazen, sorgulatmalı, hatta öfkelendirmeli. Ya da güldürmeli ama arkasında bir burukluk bırakmalı. Böyle her köşesinde bir “uyarı levhası” taşıyan eserler, eser mi olur allah aşkına, propaganda broşürü mü olur? Ne bileyim, ben de iyice paranoyak oldum bu aralar.
Bir de şu var: “temsil” meselesi. Çok hassas bir konu tabii. Herkesin kendini perdede görmesi istemesi kadar doğal bir şey yok. Ama bu, her karakterin illa ki “temsilci” olması gerektiği anlamına mı geliyor? Yani bir karakter bir azınlık grubundan geliyorsa, o karakterin tüm grubu temsil etmesi mi bekleniyor? Eğer o karakter hata yaparsa, yanlış bir şey söylerse, o zaman bütün gruba mı laf etmiş oluyor?! Böyle bir yük, böyle bir baskı, ne oyuncunun ne de senaristin kaldıramayacağı bir şey bu. Resmen parmaklıklar arasına alıyor sanatı, nefes alamıyor. Geçen bir film izledim, karakter o kadar “doğrucu” yazılmış ki, bildiğin canım sıkıldı. Hiç mi kötü bir huylu olmaz bir insan! Hiç mi ayakkabısının bağcığı çözülmez, hiç mi burnu akmaz! Yani şey gibiydi, hani Instagram’da her şeyi mükemmel gösteren influencer’lar var ya, filmde de öyle bir şey olmuştu. Çok yapay, çok plastik…

Şimdi mesela, ben diyelim ki bir hikaye yazıyorum, sıradan bir adamın trajikomik hayatını anlatmak istiyorum. İşte bu adamın eşiyle problemleri var, işinde başarısız, biraz da huysuz. Ama içten içe iyi biri. E şimdi hemen soracaklar: “Peki bu karakter toplumsal cinsiyet rolleri açısından neyi temsil ediyor?”, “Neden kadın karakterler daha güçlü değil?”, “Eşcinsel bir karakter nerede?”, “Ten rengi temsili neden yeterli değil?” Of of of! Hikaye falan kalmadı ki abi! Bu sorularla boğuşmaktan, o sıradan ama derin adamın hikayesi yok olup gidiyor. Ortaya çıkan şey de, böyle yamalı bohça gibi bir senaryo oluyor, her yerden bir şeyler eklenmiş, ama ruhu yok. Bir de herkesi memnun etmeye çalışmanın çaresizliği var tabii.
Bir yönetmen arkadaşım vardı, ismini vermeyeyim şimdi, başı belaya girmesin çocuğun. Geçenlerde dert yanıyordu, “Menduh abi,” dedi, “artık film çekemeyeceğim herhalde. Her sahneyi, her diyaloğu kırk kere düşünüyoruz, acaba birileri bir yerden alınır mı? Acaba yanlış bir mesaj verir miyiz? Sansürcü bizim içimize işlemiş, dışarıdan gelmesine gerek kalmadı.” Ya insan kendi kendini sansürlemeye başlarsa, o zaman işte bitmiş demektir. Sanatın intihar etmesi gibi bir şey bu.
Hani bir de şu var, gerçeği yansıtmak. Sinema bir ayna mıdır, yoksa bir kürsü müdür? Benim her zaman inandığım şey, ayna olması gerektiğiydi. Bize kendimizi göstermeli, iyi ya da kötü, çirkin ya da güzel. Toplumun sorunlarını, çarpıklıklarını, güzelliklerini… olduğu gibi yansıtmalı. Ama birilerine vaaz vermek, “doğru” yolu göstermek gibi bir misyonu üstlenmeye başladığı an, o ayna özelliğini kaybeder, bir broşüre dönüşür. Broşürler bilgilendiricidir ama sanatsal değeri tartışılır. Hem kimin “doğrusu” bu? Benim doğrumla seninki aynı mı? Herkesin kendi doğruları var, değil mi?
Yani ben bilmiyorum, ne bileyim, bu iş nereye varacak? Yakında her filmden sonra bir anket mi dolduracağız, “Verilen mesaj yeterince doğrucuydu mu?”, “Temsil oranlarından memnun kaldınız mı?” diye mi soracaklar? Hadi canım! Filmi izleyip eve gelirsin, aklında sahneler döner durur, karakterlerin kaderini düşünürsün, bazen de “ya ne saçma filmdi!” dersin. Şimdi öyle değil. Şimdi izledikten sonra hemen bir “check list” mi açacağız, bakalım ne kadar “doğru” izledik diye. Bu kafayla iyi bir şey çıkar mı ya, çıkmaz!

Bir de şey var, bu ‘wokeness’ denen şeyin kendisi de zamanla değişmiyor mu? Hani bugün “doğru” sayılan bir şey, yarın “yanlış” damgası yemeyecek mi? Yani sanat eserlerini böyle uçucu, sürekli değişen kriterlere göre mi şekillendireceğiz? O zaman ölümsüz eserler nasıl ortaya çıkacak? Shakespeare’in eserlerini şimdiki ‘doğruculuk’ merceğinden geçirsek ne kalır elimizde Allah aşkına? Othello’yu mu eleştireceğiz şimdi, Desdemona’nın temsil gücünü mü tartışacağız?! Saçmalık. Gerçekten saçmalık, yani insan ister istemez deliriyor bu düşüncelerle. Geçen markette sıra beklerken, önümdeki kadınla kavgaya tutuşacaktım az daha, hani o kasadaki hızlı geçiş sırası var ya, üç üründen fazlası olan geçmesin diye, kadın aldı kocaman sepetini durmuş orada, “Ben de insanım, benim de hakkım var” diye bağırmaya başladı. Konuyla ne alakası var bilmiyorum ama o anki o “hak” arayışı, o “ben de buradayım” hissiyatı o kadar garip bir şeye dönüştü ki. Sanki herkes kendi doğrusunu mutlak hakikat gibi dayatmaya çalışıyor.
Neyse, konuyu dağıtmayayım şimdi. Perdeye geri dönelim. Sanat, rahat bırakılmalı. Bazen hata yapma, yanlış anlaşılma riskini göze almalı. Çünkü ancak o zaman gerçek bir eser, gerçek bir ifade biçimi olabilir. Yoksa bildiğin robotların çekip, robotların izlediği filmlere dönüşür her şey. Duygusuz, tek düze, ruhsuz. Belki de zaten öyle olmaya başladı. Kim bilir, belki de çoktan olduk. Kime ne diyorum ki ben şimdi, kime anlatıyorum bu derdimi.


Bir yanıt yazın