Kolay Tüketilebilir” Sinema ve Düşünen Beyinlerin İnfazı: Neden Zor Filmlerden Kaçıyoruz?
Şimdi bakın, hani o malum mesele var ya, eve geliyorsun akşama, kapıyı kapatıp dünyanın bütün pisliğini dışarıda bırakmak istiyorsun ya, o an ne izlersin? Netflix’i açar açmaz karşına çıkan, patlamalı, gürültülü, üç aşağı beş yukarı ne olacağını bildiğin bir aksiyon, ya da ağlak bir romantik komedi, bilmem ne. Otomatik pilot. Direkt tık tık tık… Hiçbir şeye kafa yormayacaksın, sadece o kocaman ekrana (ya da küçücük telefona fark etmez) bakıp beyin loblarının yarısını kapatacaksın değil mi? Aman, öyle ağır konularla mı uğraşacağız şimdi, zaten yorgunuz. Tamam, anladım seni. Ama dur, dur bir dakika, bu sandığımız kadar masum bir kaçış mı gerçekten? Yoksa bambaşka bir şeylerin ayak sesi mi o duyduğumuz? Ben diyorum ki hayır, hiç de masum değil bu. Resmen beynimize operasyon çekiyorlar, farkında değiliz, ya da farkında olmak istemiyoruz belki de.
Bakın, Hollywood’dan tutun da bizim yerel yapımlara kadar, her köşeden bir sinema enkazı fışkırıyor desem yeridir. Yani enkaz değil de… Ne bileyim işte, öyle bir şey. Herkes kolay olanı istiyor, tüketicisi de üreticisi de. Tıpkı o plastik meyveler gibi, rengi güzel, kokusu güzel gibi ama tadı bomboş. Isırırsın, hani böyle ağzın kurur. İşte sinema da öyle, çoğu artık öyle. Üç beş film festivali falan kurtarıyor durumu diyoruz ama o da kaç kişiye ulaşıyor ki allasen? Düşünsenize, bir film izliyorsunuz, bitiyor, ve aklınızda hiçbir şey kalmıyor. Hiç. Yani sanki iki saat boyunca boş duvara bakmışsın gibi. Ama ne güzel vakit geçirdin di mi? Geçirdin mi gerçekten? Orası muamma.
Geçenlerde, metroda bir abla, telefonunda dizi izliyordu, o kadar bağırıyordu ki sesler, sanki kulaklık takmamış da herkes dinlesin istiyor gibiydi. Ee, ne izliyorsun dedim -içimden tabi, diyemedim ki kadına, ayıp olur- neyse. O sırada benim aklıma geldi, hani o Tarkovski’nin Stalker filmi var ya, kaç kere denedim bitiremedim. İlk yarım saatinde kafam allak bullak oldu, sonra bir ara uyuyakalmıştım hatta. Ya da o Haneke filmleri… Vay anam, diyorum ki şimdi, ben niye öyle filmlerden kaçıyorum? Yani kaçmıyor muyum? Kaçıyorum. Ama niye! İşte bu çok enteresan, yani öyle değil mi???
Bilmiyorum. Belki de yaşlandıkça beynimiz tembelleşiyor. Ya da bizi tembelleştiriyorlar. Sanki birileri yukarıda düğmelere basıp “Haydi bakalım, herkes düşünen beyinlerini rafa kaldırsın, şimdi tüketme zamanı!” diye komut veriyor da biz de itaatkâr koyunlar gibi… Ya da ne koyunu, robot gibiyiz artık. Sabah kalk, işe git, eve gel, al kumandayı eline, ver coşkuyu! Ama o coşku gerçek mi? O da tartışılır. Yani o film bize ne katıyor? Ne öğretiyor? Hiçbir şey. Sadece bir iki saatlik bir kaçış, bir tür uyuşturucu gibi. Geçici bir rahatlama, sonrası yine aynı bok. Pardon.

Ya da şöyle mi deseydik, aslına bakarsan, bizi düşünmeye iten, sorgulatan, hatta bazen rahatsız eden filmlerden özellikle kaçıyoruz. Neden? Çünkü düşünmek yorucu. Sorgulamak daha da yorucu. Rahatsız olmak ise… O tam bir felaket! Kim ister ki filmini izlerken rahatsız olsun? Düşünsene, dışarıda bir sürü dert, ekonomi, trafik, kira, sonra eve gelip bir de o dertleri filmin içinde tekrar yaşayacaksın… Ya da ne bileyim, bir filmin sonunda sana bir kapı aralayacak, “bak bu dünya böyle değil, sen böyle yaşıyorsun ama aslında arkasında başka şeyler var” diyecek, seni silkeleyecek. Kim ister ki silkelenmeyi? Kim ister rahat yatağından kalkmayı? Kim ister konfor alanından çıkmayı?
Aslında tam tersi olması gerekirken… Hayır, yok ya ne alakası var şimdi. Herkesin kendi seçimi di mi? Adam parayı vermiş, sinemaya gitmiş, istediği filmi izler. Ne haddime benim de şimdi kalkıp ahkam kesmem. Ama hani diyorum ki, bir yerde bir yanlışlık var. Bu kadar hızlı tüketim, bu kadar kolay sindirilebilirlik… Bu bizi nereye götürüyor? Bir yerden sonra o kaslar, o zihinsel kaslar köreliyor. Kullanmadığın organ nasıl paslanırsa, düşünme yeteneğin de öyle paslanıyor. Sonra bir bakmışsın, kritik düşünme diye bir şey kalmamış. Her şeyi olduğu gibi kabul eden, sorgulamayan, eleştirmeyen bir kitleye dönüşmüşüz. Korkunç bir senaryo. Resmen infaz bu. Beyin infazı!
Hollywood’un o parlak, janjanlı dünyası… Sadece bir kaçış değil, bir uyuşturucu fabrikası adeta. Sürekli yeni, daha büyük, daha patlamalı, daha gürültülü dozlar pompalıyorlar. Çünkü biliyorlar ki, o dozlar olmadan biz kafamızı kaldırıp etrafımıza bakamayız. Etrafımıza bakarsak, görürüz. Görürsek, sorgularız. Sorgularsak, rahatsız oluruz. Rahatsız olursak… E, o zaman ne olur? Orası tehlikeli. Orası onların istemediği bir yer. Hani şu, nasıl desem, böyle bir duvar var önümüzde, film dediğin de o duvarın üstüne yapıştırılmış dev bir afiş gibi. İçinde ne olduğunu görmüyorsun, sadece afişteki resme bakıp oyalanıyorsun.

Mesela, ben geçenlerde bir arkadaşımla konuşuyordum. Dedi ki, “Menduh, sen hep o eski, ağır filmlerden bahsediyorsun, sıkılıyorum ben onlardan. Bana bir tane tavsiye et, ama böyle kafa yormayacak, gülüp geçeceğim bir şey olsun.” Ne diyeyim şimdi ben buna? Desem ki “git Godard izle”, adam beni döver. Haklı da yani. Ama işte mesele tam olarak bu. Bir nesil, hatta birkaç nesil, artık o zihinsel eforu harcamak istemiyor. Belki de hiç öğrenmedi. Küçük yaşlardan itibaren zaten öyle, hani, fast food gibi sinema tüketmeye alıştılar. Düşünmeden, sorgulamadan. Zaten okulda da çok öğretmiyorlar, sonra işte hayatın kendisi de hani böyle pek desteklemiyor bu tür düşünsel eylemleri. Hep bir ‘pratik ol’, ‘hızlı ol’, ‘verimli ol’ dayatması var.
Peki ne yapmalı? Bu durum düzelir mi? Ya da daha doğrusu, düzeltilmeli mi? Kime göre, neye göre? Belki de haklılardır, belki de dünya artık öyle bir yer ki, düşünmek lüks olmuş, sadece hayatta kalmak ve o kolay tüketilebilir şeylerle beynimizi uyuşturmak tek yol. Belki de, bilmiyorum. Ama benim içim rahat etmiyor. Bu, hani böyle, bir zamanlar büyük büyük kütüphaneleri yakmışlar ya, o hesap. Ama şimdi kütüphane de yakmıyorlar, çünkü kütüphaneye giden kalmadı. Direkt beynin içindeki kitapları alıyorlar, yerine boş, parlak, eğlenceli broşürler koyuyorlar. Daha tehlikeli bence, çok daha tehlikeli.
Hatırlıyorum, bir keresinde bir sinema eleştirmeni, ki kendisi de bayağı ünlü bir abimizdir, demişti ki, “Artık kimse film okumak istemiyor, herkes film seyretmek istiyor.” Çok doğru bir tespitti. Film okumak… Ne güzel de demiş. Ama işte o “okuma” eylemi yorucu. Oysa “seyretmek” ne kadar kolay değil mi? Gözlerin açık kalsın yeter, sesler de kulağına girsin, oh mis. Böylece film biter, kalkar gidersin, hiçbir şey değişmemiştir hayatında, sen de aynı sensindir. Ne bir soru işareti, ne bir ünlem, ne bir… Hiçbir şey.

Eskiden sinema bir ayna gibiydi derlerdi, toplumu yansıtır, insanı yansıtır. Şimdi? Şimdi ayna değil, bir eğlence parkı aynası gibi. Hani o seni şişman gösteren, ince gösteren, garip garip şekillere sokan aynalar var ya, işte onlardan. Kendi gerçekliğini görmüyorsun, sadece çarpık, komik, ya da abartılı bir versiyonunu. Ve buna inanıyorsun, buna kanıyorsun. Neden? Çünkü gerçeği görmek can yakar, aynalar ise… Aman neyse, bu konu çok derin, gidelim bir çay koyalım en iyisi, boğazım kurudu zaten.

Bir yanıt yazın