Görüntü Enflasyonu: Sinemanın Gözleri Ne Zaman Bağlandı, Perde Ne Zaman Karardı? ÖZET: Her anımızı kuşatan görsel bombardıman ve anlık tüketilen içerik yığın…

Aman Allah’ım, ne işe yarıyor bu kadar görüntü Allah aşkına? Sabah gözünü açıyorsun, bir ekran, akşam kapatıyorsun başka bir ekran. Ekrana bakarken elinde başka bir ekran; oradan hayatlar akıyor, hikayeler, görüntüler, hepsi birbiriyle yarışıyor hani kim daha çok dikkat çeker diye, sanki bir pazar yeri, her köşe başında bağıran bir satıcı var.

Hani bir zamanlar perdenin büyüsü vardı ya, böyle koltuğuna gömülürdün o koca karanlık salonda, ışıklar sönerdi, bir sessizlik çökerdi üzerine sanki dünya durmuş gibi—sadece o an ve o perde ve o hikaye. Şimdi mi? Şimdi o perdenin ta kendisi bile bir pencereye dönüştü, oradan da başka bir pencereye falan zıplıyoruz sürekli, hoplayıp duruyoruz. Beyin yandı mı yanmadı mı, kimin umrunda ki değil mi! Belki de yandı zaten. Benimki yandı mesela. Geçen sabah kahvemi içerken, tam da bu konu geçti aklımdan böyle, hah! Market kuyruğunda beklerken aklıma geldiydi aslında; arkamdaki teyze cep telefonundan bir şeyler izliyor, sanki bir reality show’un ortasında falan, sesi de sonuna kadar açık, yanında bebek arabası… Çocuk ağlıyor, teyzenin gözü telefonda. Ne alaka di mi, ama düşünsene, o görüntünün kendisi o kadar baskın ki, etrafındaki gerçek hayattaki sesler bile cızırtı gibi kalıyor.

Sinemanın gözleri ne zaman bağlandı peki asıl mesele o. Perde ne zaman karardı… Ya da yok, kararmadı, tam tersi, fazlaca aydınlandı belki, binlerce küçük ışık topuyla, sürekli yanıp sönen flaşlarla, gözünü yoran parlamalarla. Bilmiyorum. Eski filmler falan şimdi bile sarar beni; hani öyle siyah beyaz olurdu belki, renkler öyle cıvıl cıvıl olmazdı ama hikaye ruhuna işlerdi insanın.

Şimdi ise sanki her şeyi çok hızlı anlatsınlar, bitsin gitsin, hemen yenisine geçelim. Tik-tak, tik-tak. Tıkla, izle, kaydır, unut. Beş saniyede anlamanı, on beş saniyede duygu patlaması yaşamanı, yirmi saniyede de zaten yeni bir şeye geçmeni istiyorlar sanki. Bu bir hastalık, öyle değil mi? Sanki bir virüs falan, görüntü virüsü. Bulaşıcı hem de. Çay molasında bile bakıyorsun, yemek yerken, metroda, tuvalette ya artık pes yani. Her yer, her an, her şey bir ekrandan akıyor. Oysa insan bazen sadece boş boş duvara bakmak ister, düşünmek ister, kendini duymak ister, kendi sesini dinlemek ister içinde.

A person sitting alone in a dimly lit, empty cinema hall, looking up at the dark screen with a melancholic expression, a single ray of light from a projector lens highlighting dust motes in the air.

Ne o hani o derinlik, o katmanlar, karakterlerin ruh halleri, o ince ince işlenen detaylar, o senaryoların dehlizleri? Kayboldu gitti herhalde bir yerlerde. Görüntü enflasyonu dedikleri bu, yani öyle ki, değerinden çok var. Her şey ucuzladı sanki, her hikaye, her kare. O kadar çok ki, hiçbirinin özel bir anlamı kalmıyor. Çiğ, vasat, bir anlık tüketmelik içerik yığını, evet, tam da bu. Sanki bir fast food zincirinin menüsü gibi, her şey aynı tat, aynı doku, aynı mide bulantısı, hızlıca yiyip kalkıyorsun ve aslında ne yediğini bile hatırlamıyorsun.

Bu arada geçen bir yerde okudum, bir araştırma falan, insanların dikkat süreleri düşmüş, balığınkinden bile kısa diyorlar! Vay be, balıktan bile kötüyüz yani. Hani balık da hafızası zayıf falan denir ya, biz ondan bile beter durumdayız demek ki. Ama düşündüm de, ne bekliyorduk ki? Sürekli yeni uyaran, sürekli yeni bir şey; beynimiz buna mı alıştı, buna mı evrildi şimdi? Belki de haklılardır.

Hani bir zamanlar denirdi ya, “her şey gözümüzün önünde ama biz görmüyoruz.” Şimdi durum farklı sanki; “her şey gözümüzün önünde ve biz sadece görüyoruz, ama anlamıyoruz, hissetmiyoruz, idrak etmiyoruz.” Arada fark var, büyük bir fark. Görmek ile bakmak arasındaki farktan bile daha büyük, daha derin. İşte sinema o derinliği verirdi, o bakışı öğretirdi, o hissi kazandırırdı.

Şimdi neyimiz kaldı? Parlak ekranlar, sürekli değişen kareler ve ruhsuz görüntüler yığını.

A close-up shot of a smartphone screen displaying a chaotic mosaic of rapidly changing, colorful short video clips, with a blurry human thumb poised to scroll.

Ne diyorduk, hah, görüntü enflasyonu. E hani şimdi ben yazarım buraya bir şeyler, siz okursunuz ya da okumazsınız, kim bilir. Belki de tam bu paragrafı okurken, aklınızdan başka bir haber, başka bir video, başka bir görsel geçti. Normal. Çünkü buna programlandık artık, beynimiz sürekli yeni bir şeye atlamak istiyor, eskiyi hemen siliyor, üstünü çiziyor. Geçenlerde bizim komşu, hani şu ikinci katta oturan Necla Teyze var ya, o bile TikTok keşfetini konuşuyordu, inanamadım! Necla Teyze, yani altmış küsür yaşında kadın, o bile bu girdabın içine çekilmiş. Yok ya, ne alaka şimdi Necla Teyze konuyu dağıtmayayım ama durumun vehametini anlatıyor işte. Herkes içinde.

Bir de şu var tabii, kimin gözünden bakıyoruz şimdi bu dünyaya? Kendi gözümüzle mi, yoksa o algoritmaların bizim için seçtiği, bizi hapsettiği o küçük kutunun içinden mi? Sinema dediğin şey, bir hikaye anlatırdı, bir yönetmenin vizyonunu sunardı. Şimdi? Şimdi herkes kendi yönetmeni, herkes kendi kameramanı, herkes kendi senaristi. Kendi hayatının, kendi sahte gösterişli hayatının, hani o sosyal medya denilen absürt tiyatronun başrol oyuncusu. Ve bu oyun asla bitmiyor, sürekli bir perdenin açılış sahnesi ve asla kapanış sahnesi yok. Ya da kapatmıyorlar ki zaten; sürekli yeni bir şov, yeni bir karakter, yeni bir kostüm.

Bazen düşünüyorum, acaba bu, kolektif bir kaçış mı? Gerçek dünyanın soğumuş çay tadındaki gerçeklerinden, o acımasız ve bazen de sıkıcı gerçeklerden mi kaçıyoruz bu parıldayan, sürekli hareket eden, anlamsız ama bir o kadar da bağımlılık yapan ekranlara? Olabilir. Ne bileyim, belki de sadece korkuyoruzdur. Durmaktan, düşünmekten, yüzleşmekten. Bir anlığına bile olsa o ekranı kapatmaktan. O karanlıkta neyle karşılaşacağımızdan. Aman, kimin umurunda zaten, ben de çok ciddiye alıyorum galiba… Alakasız ama aklıma takıldı; benim çocukluğumda, elektrikler kesilince herkes birbirine bakardı, konuşurdu, hikaye anlatılırdı. Şimdi elektrikler kesilse, herkes telefonun ışığını açar, falan…

A monochrome, slightly grainy photo of a group of people sitting around a table in a dimly lit room, illuminated only by a flickering candle, engaged in lively conversation, their faces showing genuine connection.

Sinemanın gözleri bağlandı derken, aslında bizim gözlerimiz bağlanmadı mı? O geniş, büyük perdeden o küçük, avuç içi kadar ekrana sıkışıp kalmadı mı dünyamız? Ve o perde kararırken, aslında ne karardı? Bizim sorgulama yeteneğimiz mi, hayal gücümüz mü, yoksa sadece o anın o büyülü sessizliği mi… Neyse. Konuyu çok uzatmadan, sanırım gidip bir çay koyayım en iyisi. Sıcak bir şey iyi gelir.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir