Yahu şimdi… Ne diyeyim ki? Hani şu filmler var ya, hani o her bir karesi, her bir diyalogu, her bir “duygusu” bizim nefesimizle, bizim kanımızla yazılan şeylerdi eskiden. Değil miydi? Yoksa ben mi çok nostaljik oldum birdenbire? Bilgisayarımın ekranına bakıp da böyle, hani o bir zamanlar bize ruh diyen, sanat diyen, insan diyen şeylerin şimdi bir algoritmalar yumağına dönüştüğünü görmek, insana garip geliyor, tuhaf bir mide ekşimesi gibi bir his yani.
Geçenlerde bir yerde okudum, neydi o derginin adı şimdi… Neyse, hatırlamam önemli değil de, konu şuydu: Yapay zeka artık senaryo yazıyor. Üstelik öyle dandik mandik şeyler de değil, öyle diyorlar, dramatik yapısı sağlam, karakter derinlikleri, hatta twistler falan… Ya sabır! Ne bileyim ben, benim aklıma direkt şey geldi, hani ilkokulda kompozisyon yazarken takılırdık ya, “Giriş, gelişme, sonuç…” Bu yapay zeka da herhalde bütün dünya edebiyatını yutup sonra kendi içinde bir permutation matrix’i mi ne öyle bir şeyler yapıp yeni bir hikaye mi uyduruyor? Ne saçma. Ya da, yani, bilemiyorum ki.
Peki ya “duygu” meselesi? Sinema dedin mi, işin özü o değil miydi? Bir karakterin çektiği acıyı hissetmek, bir kahramanın zaferine ortak olmak, o incecik çizgideki insanlık halleri… Şimdi efendim, yapay zeka “üzüntü” taklit ediyormuş. Görüntülerdeki yüzleri analiz edip ona göre müzik, diyalog ya da kamera açısı seçiyormuş. Benim buzdolabım da akşam kaçta acıktığımı anlayıp bana bildirim gönderiyor, ama ona “duygu” mu diyoruz şimdi? Ya da benim o en sevdiğim –hani böyle yağmur yağarken içimi ısıtan, böyle eski bir dost gibi– kahve fincanım da benim için bir şey ifade ediyor, ama o fincanın ruhu mu var şimdi yani!
Hayır, işin komik yanı da şu, yönetmen koltuğuna bir algoritma oturduğunda, “sanatçı” kime diyeceğiz? Hani o vizyon sahibi, o deli, o takıntılı, o sabahlara kadar uyumayıp zihninde binbir dünya kuran adama ne olacak? Yoksa o da mı bir ‘input’ sağlayıcıya dönüşecek, bir nevi süper programcıya, hani o yapay zekaya “şunu yap, bunu yapma” diyen bir çeşit düğmeye basıcı mı olacak? Belki de zaten hepsi o, kim bilir. Ben anlamıyorum bu işleri, bir yanım diyor ki “Menduh, abartıyorsun”, diğer yanım ise “yok canım, bir dur, insan ruhu bu kadar basite indirgenemez” diye bağırıyor, hangisine inanacağımı da şaşırdım doğrusu.
Ama dur ya, aslında, belki de işin özü zaten hep bir yanılsamaydı, bir illüzyondu. Sinema da en nihayetinde ışık ve gölgelerin dansı, değil mi? Zaten koca bir yalandan ibaret değil miydi? Şimdi o yalanı daha ‘verimli’ bir şekilde üretecek bir makine var elimizde. E ne fark etti ki? Belki de bu ‘yapay tanrı’ dedikleri şey, bizim kendi sınırlı hayal gücümüzün ve egoist yaratıcılık iddiamızın bir yansımasıdır, hani böyle, ayna tutulmuş gibi, ama aynada biraz daha… parlak, biraz daha hızlı versiyonu çıkmış gibi.
Ne Zaman Dur Dedik ki Zaten?
Şimdi hani diyorlar ya, “ifade özgürlüğünün sınırlarını zorlamak…” Nereye kadar zorlayacağız? Bir algoritma neyin ifade özgürlüğünü zorlayacak ki? Kendine mi? Yoksa onu yazana mı? Bir makine, açlığı, aşkı, nefreti, hele hele o hani bizim içimizi kemiren, boğazımızda düğümlenen ama bir türlü söyleyemediğimiz o hisleri nasıl bilecek? Hani bazen yolda yürürken aklına gelen saçma sapan bir melodi olur ya, işte o melodi nereden geldi, niye geldi, anlamsız, ama sana özel. Yapay zeka onu nasıl üretecek ki? Geçen markette sıra beklerken aklıma geldi, hani bazen kassada beklerken, tam sıran sana geldiğinde, diğer kasanın açılıp bir başkasının senden önce oraya gitmesi… İşte o anda hissettiğin o haksızlık duygusu, o minicik, anlık öfke… Onu da mı kodlayacaklar şimdi? Komik.
Bakın, ben bu teknolojiye karşı değilim aslında. Hani böyle “vah vah, eyvah” modunda falan da değilim. Hatta bazen diyorum ki, belki de iyi olur. Belki de bu, ifade özgürlüğünün sınırlarını falan zorlamanın ötesinde, bizim tembelliğimizin, yaratıcılık kisvesi altında tekrara düşüşümüzün bir sonucu. Kaç tane film izledik son zamanlarda, hani böyle “tamam, bu şimdiye kadar izlediğim her şeyden farklı” dedik? Çok değil, değil mi? Hep aynı formüller, aynı klişeler, aynı ‘safe bet’ hikayeler. E ne olacak şimdi, yapay zeka da aynısının daha hızlısını mı yapacak? Ya da daha kötüsü, biz artık yapay zekanın “sanatsal” dediği şeylere mi alışacağız? Bu beni asıl korkutan, hani o ruhun yavaş yavaş, damla damla erimesi gibi bir şey, farkına bile varmadan.

Yok ya, ne alakası var şimdi… Aslında tam tersi belki de. Belki de bu bizi, insanoğlunu, daha derine inmeye zorlayacak. Hani diyecek ki makine, “Bak ben bunu yapabiliyorum, sen ne yapacaksın şimdi? Hadi bakalım, göster marifetini.” Belki de bu sayede, o gerçekten yüreğiyle, aklıyla, ruhuyla bir şeyler anlatanlar, o gerçekten ‘farklı’ olanlar, daha da öne çıkacak. Çıkacak mı? Emin değilim. Zira kalabalık her zaman sessizi boğmaya meyilli olmuştur, teknolojinin sesi ise sağır edici derecede gürültülü.
Sinema sadece hikaye anlatmak değil ki, o aynı zamanda bir deneyim. O koltuğa oturup, o büyük ekrana bakıp, hani bir anda başka bir dünyaya savrulmak… O deneyimi bir algoritma nasıl kopyalayacak? Ya da şöyle düşünelim, bir filmde çalan bir melodi var, hani yıllar sonra duyduğunda seni alıp başka bir zamana, başka bir ana götüren o melodi. Yapay zeka onu bestelerken ne yaşadı da sana o duyguyu verdi? Hiçbir şey. Sadece istatistiksel veriler, frekanslar, harmoniler. Ama biz insanız, biz hikayeleri yaşarız, duyguları iliklerimize kadar hissederiz, bir soğumuş çay tadındaki gerçekleri de anlarız, bir demli çayın sıcaklığındaki yalanları da…

Ya da vazgeçtim, öyle değil. Belki de ben fazla romantikleştim, fazla eskide kaldım. Hani o her şeyin manuel olduğu zamanlar, her hatanın bir insan dokunuşu sayıldığı zamanlar… Şimdi her şey ‘mükemmel’ olacak, hatasız olacak. E ne oldu o zaman? Hani o aksayan kurgu, o biraz fazla uzun diyalog, o tam da uymayan renkler… Hani o ‘kusurlar’ dediğimiz, aslında filmin ruhunu oluşturan, ona bir kimlik veren şeylerdi? Bir insanın kusurları gibi, onu biz yapan şeyler gibi. Yapay zeka kusur yapmaz, algoritma hataya düşmez –ya da öyle sanıyoruz– o zaman ortaya çıkan şey de, kusursuz bir boşluk mu olacak?
Bazen düşünüyorum, acaba bu, bizim kendimizi daha iyi anlamamız için bir fırsat mı? Hani makineyi karşımıza alıp, “Bak bakalım, biz buyuz, sen bizi ne kadar taklit edebilirsin?” demek gibi bir şey mi? Sonra da bakıp şaşıracağız mı, “Vay canına, bizi bayağı iyi taklit etmiş!” mi diyeceğiz, yoksa “Yok ya, hiçbir şey olmamış, biz hala insanız!” mı diye böğüreceğiz? Menduh Biçer, bu konuda kararsız. Çok kararsız. Sanırım bu, öyle kolay kolay cevabı bulunacak bir soru da değil.
Bir de şu var tabii, ya bu yapay zeka senaryo yazmaya, görüntü işlemeye, duygu taklit etmeye başladığında, insanlar ne yapacak? Daha çok dizi mi izleyecek? Daha çok film mi tüketecek? Yoksa “Aman, zaten hepsi aynı, yapay zeka yapımı” deyip sanattan mı uzaklaşacak

Bir yanıt yazın