Geçmişin Gölgesinde Geleceksiz Sinema: Yeniden Çevrimler ve Yaratıcılık Tembelliği

Yani ne bileyim, bir noktadan sonra insan yoruluyor be. Hakikaten yoruluyor. Hani o her Cuma sevinci vardı ya eskiden, “Acaba bu hafta sinemalarda ne var, ne gibi yeni bir dünya göreceğiz, hangi kapı aralanacak, belki de hiç bilmediğimiz bir duyguya dokunacağız?” diye, o duygu… Şey oldu, soldu gitti. Ya da vazgeçtim, solmak bile değil, resmen kurudu, toprağa karıştı sanki, üzerine beton döktüler, üzerine de AVM diktiler, içinde de sürekli aynı filmleri farklı isimlerle gösteren sinemalar falan.

Bakın, şaka yapmıyorum hiç ama Hollywood—ve arkasından takılan, koşar adım, biraz da nefes nefese gelen bizimkiler de dahil tüm endüstriler—bu yeniden çevrim, devam filmi, evren genişletme zımbırtısı var ya, sadece bir para kazanma hilesi değil. Hayır, değil! Çok daha derin, çok daha mide bulandırıcı bir şey bu aslında. Resmen beynimizin içini kazıyıp aynı eski kasetleri tekrar tekrar çalıyorlar, üstüne toz kondurmuyorlar, sanki biz hiç izlememişiz, sanki ilk defa görmüşüz gibi davranıyorlar, bir de bizden alkış bekliyorlar, olacak iş mi şimdi bu yahu?

Geçmişin Gölgesinde Geleceksiz Sinema: Yeniden Çevrimler ve Yaratıcılık Tembelliği

Yaratıcılık yoksulluğu diyorum ben buna. Entelektüel tembellik! Sanki bütün iyi hikayeler anlatılmış, bütün iyi fikirler bitmiş gibi, sanki insan zihni artık yeni bir şey üretemez hale gelmiş gibi, böyle bir umutsuzluk, bir çaresizlik falan. Ya da yok ya, çaresizlik değil, tembellik direkt. Bildiğin konfor alanı. Niye risk alasın ki, niye uğraşasın ki yeni bir şey bulmak için, otur düşün, karakter yarat, dünya kur, tonla para harca, üstüne bir de gişe derdi yaşa. Aman canım! Git, geçen yirmi yıl önce iyi iş yapmış bir filmi al, üzerine biraz güncel makyaj yap, birkaç CGI ekle, oh mis! Garanti iş. Kolay para. Sinema mı kaldı ortada, sanat mı kaldı, ruh mu kaldı o işin içinde, kimin umrunda!

Düşünsene, yılan kendi kuyruğunu kovalıyor dedim ya özet kısmında, tam olarak o işte. Sinema dediğin şey, geleceğe doğru atılan her adımda geçmişin tozlu raflarından bir şeyleri çekip çıkarıp önüne koyuyor. Kendi geleceğini tüketiyor, yavaş yavaş, damla damla, hani böyle damardan ilaç alır gibi sürekli aynı şeyi enjekte ediyor kendine. Ve biz de o enjektörün ucundayız, sürekli aynı şeyleri, ısıtılıp ısıtılıp önümüze konan, bayatlamış ekmekleri yemek zorunda kalıyoruz, üstelik bir de teşekkür bekliyorlar sanki.

A wide shot of a crumbling, futuristic movie theater with faded posters of old film remakes, overgrown with vines, under a perpetually twilight sky. A single, flickering neon sign reads "Yesterday's Stories Today".

Geçenlerde, ismini vermeyeyim şimdi kimseye haksızlık olmasın, bir arkadaşla oturmuş konuşuyoruz kahvede. O da benim gibi bu durumdan muzdarip. Diyor ki, “Menduh abi, bu ne ya? Çocukluğumuzun kahramanlarını alıyorlar, bir daha çekiyorlar. Gençliğimizin efsane filmlerini alıyorlar, bir daha çekiyorlar. E biz ne izleyeceğiz o zaman? Bizim çocuklar ne izleyecek, hani kendilerine ait bir şeyler, yeni ikonlar, yeni hikayeler…” Haklı adam! Hani mesela Star Wars’u anlarım ben, genişletiyorlar falan, bir evren kurmuşlar, neyse. Ama alakasız bir komedi filmini niye yeniden çekersin, hani o esprinin zamanı geçti, o kültürel bağlam değişti, ne gerek var şimdi buna? Sanki bütün iyi komedyenler ölmüş, bütün iyi senaristler emekli olmuş gibi. Bilmiyorum ki. Belki de haklılardır.

Yok ya, ne alakası var şimdi haklı olmakla. Bu bildiğin kolaycılık. Eskiden bir yönetmen bir film yapar, gişede patlar, eleştirmenler över, işte o film bir efsane olurdu. Şimdi ne oluyor biliyor musun? Bir film gişede patlıyor, hemen arkasından bir devam filmi, sonra bir tane daha, sonra bir tane daha, sonra onun spin-off’u, sonra o spin-off’un prequel’i, sonra bir de animasyon serisi, sonra o animasyonun da canlı aksiyon versiyonu. Yahu bir durun Allah aşkına! Bir salın biraz! O hikaye orada bitti, o karakterin yolculuğu tamamlandı, ne diye ille de uzatacaksın, çiğneye çiğneye sakız edeceksin onu? Bırak da tadı damağımızda kalsın, biraz özleyelim yani. Yok, hayır illa ki bitecek, bitecek ama sonra yeniden başlayacak, aynı hikaye başka türlü anlatılacak, yetti be.

Hani bir de şey var, “fan service” dedikleri olay. Yok efendim, hayranlar şunu istiyormuş, hayranlar bunu istiyormuş. Ya arkadaşlar, hayranlar zaten en başta o hikayeyi sevdiler. O yüzden hayran oldular. Orijinal olduğu için, taze olduğu için, daha önce hiç görmedikleri bir şey olduğu için. Şimdi siz onlara sürekli aynı şeyin farklı kopyalarını sunarsanız, bir süre sonra o hayran da sıkılır. O sevgi, o bağlılık, o saygı biter gider. Yani bu, en sevdiğin yemeği her gün, her öğün önüne koymak gibi bir şey. İlk başta çok seversin, aman tanrım dersin, ama onuncu öğünde artık öğürmeye başlarsın. Mide kaldırmaz yani, öyle düşün.

Ha bir de, bir filmde şöyle küçük bir karakter var diyelim, hani böyle üç beş repliği olan, ama hayranlar çok sevdi. Hemen ona bir dizi, ona bir film falan. Ya neye gerek var? Bazen o gizem, o yan karakterin küçük ama etkili varlığı daha kıymetli. Açıklaya açıklaya, göstere göstere, her detayını çeke çeke, ne bileyim o karakterin küçükken hangi okula gittiğini, hangi yemeği sevdiğini, ilk aşkını falan öğrenince, büyüsü kalmıyor ki işin. Büyüyü öldürüyorlar resmen. Şey gibi, bir sihirbaz numara yapıyor, sen hayran kalıyorsun, sonra gelip sana sırrını anlatıyor, ne anlamı kaldı o sihrin?

A close-up shot of a crumpled, faded cinema ticket from a remake film, with popcorn crumbs and an empty soda cup in the background, hinting at a lackluster viewing experience.

Bakın ben size başka bir şey anlatayım. Geçenlerde bizim mahallede bir kedi vardı, yahu o kadar tembel ki, kendi avını bile kovalamazdı, sürekli çöplerden beslenirdi. Sonra bir gün çöpler kesildi, o kedi bir haftada yarıya düştü. Ne alaka şimdi bu diyeceksin, haklısın, alakasız. Ama aslında çok alakalı. Sinema endüstrisi de kendi avını kovalamayı bıraktı. Kendi hikayelerini üretmeyi bıraktı. Hep geçmişin, o “çöp kutusu”nun içinden çıkan, garanti işlere sardılar. E bir gün o kutu boşalacak, ya da içindeki o eski lezzetler tamamen kokacak, ne yapacaksınız o zaman? Açlıktan ölürsünüz, öyle değil mi? Ha, belki ölmezler, yapay zeka yazar senaryoları falan ama o da başka bir yazı konusu, oraya hiç girmeyelim şimdi, zaten yeterince gerildik.

Bu arada şey de var. Hani bazı eleştirmenler diyor ya, “Efendim, bu filmler nostalji duygusuna oynuyor, insanları çocukluklarına götürüyor.” Ya götürmüyorsa? Ben kendi çocukluğumda izlediğim filmi niye yeniden izleyeyim ki? Zaten izlemişim, anısı bende, tadı bende. Üstelik yeniden çevrimler genellikle orijinalin gölgesinde kalıyor, hatta onu lekeliyor. Böyle sevdiğin bir anıya çamur sıçramış gibi hissediyorsun. Sanki birisi gelip çocukluk fotoğrafına bıyık çizmiş gibi, hani öyle garip bir his. Sinir bozucu. Belki de onlar haklıdır, bilemem.

Yani demek istediğim, bir yerden sonra insan, yeni bir film izlemek için sinemaya gidip de yine aynı hikayenin, yine aynı karakterlerin, ama farklı makyajla karşısına çıkmasından bıkıyor. Hem de deli gibi bıkıyor. Yeni bir pencere açmak yerine, eski pencereyi yeniden boyayıp bize “Bakın, ne kadar yeni!” dem


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir